Türk Tarihi

Ecdat Tarih Yazmış Evlat Okumaktan Aciz! Tarihimizi unutmayalim, unutturmayalim!

Archive for the ‘Genel Türk Tarihi’ Category

AYASOFYA MELEKLERİNİN SIRRI

Posted by mryuksel Kasım 21, 2010

Kutsal Zaman İşlemeye Başladı…

Bilindiği gibi  son birkaç yıldır Ayasofya’da restorasyon çalışmaları yapılmaktadır. Geçtiğimiz yıl yapılan bu çalışmalar esnasında bir haber, Türk ve dünya kamuoyuna “flaş” haber olarak duyuruldu. Bu haberin ayrıntılarına baktığımızda şunlar yazılıydı: “Ayasofya’da, üzeri metal maske ve kat kat sıva ile kapatılan 6 kanatlı melek figürü ortaya çıkarıldı.” Türk ve dünya medyası bu olaya geniş bir şekilde yer verdi.

 

Bu konu ile ilgili olarak bazı bilgilerde medyada yer aldı: “Sultan Abdülmecid zamanında o dönem restorasyonu yürüten İsviçreli mimar Gaspare Fossati’nin gördüğü, üzerleri sıva ve metal maskeyle kapatılan 700 yaşında olduğu tahmin edilen altı kanatlı melek figüründen birinin yüzü açıldı.

 

1.5×1 metre ebadındaki altı kanatlı melek figürünün yüzündeki metal maske çıkarıldı, 7 kat badana ve sıva kaldırıldı. Heyecanla beklenen an geldiğinde uzmanları bile şaşırtan sonuç ortaya çıktı. 160 yıl sonra gün ışığıyla buluşan mozaik çok iyi korunmuştu” denilmişti.

 

Yine 1453 yılında İstanbul’un fethi ile birlikte camiye çevrilen Ayasofya’nın içinde bulunan mozaiklerin üzerlerinin örtüldüğü arşiv kayıtlarında da yer almaktadır.

 

Buraya kadar olan bölüm, zaten gazetelerde geniş bir şeklide yer aldı. Bu kısmı not olarak aklımızın bir köşesinde tutalım.

 

Ayasofya’nın günümüze kadar süre gelen  bazı tarihi kayıtları vardır. Ancak bu kayıtların doğruluğu tartışmalıdır.

 

Örneğin: Ayasofya’nın müze olmasını Atatürk’ün bizzat istediği iddia ediliyor. Buradaki İDDİA kelimesini bilerek kullandık. Çünkü bu iddiayı, sadece sözlü olarak, Ata’nın vefatından çok  sonra, Celal Bayar bir sohbet esnasında dile getirmiştir. Güya Atatürk, Balkan Paktı’nı kurabilmek için, Yunanistan’ı ikna etmek amacıyla, “Ayasofya’yı müze yapılım” demiş. Biraz sonra çürüteceğimiz bu iddianın şimdiye kadar dillendirilen kısmı şu şeklide:

 

Bayar’ın iddiası şu: “Atatürk’e Yunan Başbakanı’nın Atina’da kendisine Balkan Paktı’nı kabul edilebilmemiz için Ayasofya konusunu açtığını, ‘Kamuoyunu memnun edecek bir ortam doğsa, belki bundan yararlanıp bir şeyler yapılabilir.’ dediğini aktarıyor. Bayar, taviz isteklerini söyleyince Atatürk de ona şöyle cevap veriyor:  “<span>Az önce, Vakıflar Genel Müdürü buradaydı. Ayasofya Camii’ni tamir edecek para bulamıyorlar. Bugünkü hali ile harap ve bakımsız. Hatta mezbelelik. Ayasofya’yı müze yapsak, hem harabiyetten kurtarsak, </span>hem Yunanlılara bir jest yapsak Balkan Paktı’nı kurtarabilir miyiz? Öyleyse yapalım.” Bayar bu konuşma sonrasında, Ayasofya Camii’nin müze haline dönüştüğünü iddia ediyor.

 

Bu cümleleri  Celal Bayar, “Atatürk söyledi” diye iddia ediyor.

 

Şimdi tarihi bir belge ile Celal Bayar’ın bu iddiasını çürütüyoruz: 1926 tarihli Osmanlıca Gazete’de aynen şu ifadeler manşette yer almaktadır: “Ayasofya’nın kubbesi dahil, değiştirilip, büyük çaplı restorasyon ve tamirat yapılıyor ve Gazi Mustafa Kemal’in talimatıyla!”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Demek ki, Ayasofya o dönemde harap ve mezbelelik değil! Tarihi kayıtlarda bu tamirat bakın nasıl yer almış: “Ayasofya o yıl yeniden ihya edildi!”

 

Peki, Celal Bayar nasıl olur da böyle bir şeyi iddia edebilir? Yine dikkat çeken  tarihi başka bir kayıtta şu bilgiler var; ( bu kayıtların meleklerin sırrı ile de ilgisi var, biraz sonra ona da değineceğiz.)

 

Thomas Whittemore ve ekibi, 1931 yılında, Ayasofya’nın mozaiklerini onarmak  ve incelemek için alınan resmi izin ile işe başlıyorlar. Lütfen kayıta dikkat edin, Devlet Arşivleri’nden aynen alınmıştır. “Sadece MOZAİKLERİ ONARMAK ve İNCELEMEK!” Bunun için izin alınıyor.

 

Thomas Whittemore, ekibi ile iki yıl gibi bir süre Ayasofya’da çalışıyorlar. Thomas Whittemore çalışma sonucunda hazırladığı raporunda şu ifadelere yer veriyor: “Ayasofya çok iyi durumda, Türkler ve devrin hükümeti bu esere çok iyi sahip çıkmışlar, hayranlık duydum.” diyor.

 

Bir kez daha Bayar’ın, “harap ve mezbelelik” iddiasını, Thomas Whittemore da çürütmüş oluyor.

 

1931 yılında Atatürk’ün, Ayasofya’daki mozaiklerin onarılması için “özel izin” vermesi, Ayasofya’ye verdiği önemi bir kez daha ispatlıyor. Bu restorasyon çalışmaları iki yıl sürüyor. Lütfen dikkat edelim: Thomas Whittemore ve  ekibi; mozaiklerin onarımı ve incelemesine 1931 yılında başlıyor ve 1933 yılında da bitiriyorlar. Ayasofya’nın tüm eksiklikleri tamamlanıyor.

 

 

Peki Celal Bayar o halde Atatürk’ün Ayasofya için; “harap ve mezbelelik” dediğini nasıl iddia ediyorZira Ayasofya yeni restorasyondan geçmiş ve tüm eksiklikleri giderilmiştir. Bu bilgiler, Devlet Arşivleri’ndeki kayıtlarda mevcuttur. Ayasofya’nın  dış yapısı için bu iddialar söylense bir nebze anlaşılabilir.

 

Şimdi buraya küçük bir not düşelim: 1931 yılında mozaikleri incelemek ve onarmak için izin alan Thomas Whittemore ve  ekibi ile ilgili bazı bilgiler verelim:

 

Thomas Whittemore ve ekibi bu izinleri Byzantine Institute of Americakuruluşu adına aldılar. Bu kuruluşun merkezi Amerika’dadır. Bu kuruluşun, özellikle 2. Dünya savaşından sonra Vatikan ile çok içli dışlı olduğu bilinmektedir.

 

Başka isimler altında da sık sık bazı faaliyetlerde bulunmuşlardır. Hıristiyan çıkarlarına hizmet etmesine rağmen, Yahudi lobisinin adamları da bu kuruluşun içersinde olup, destek vermektedirler. Bu kuruluşun yapısının çok karışık olması, aslında bize bir çok ip ucu vermektedir. Mesela:

 

Bu kuruluş (Byzantine Institute of America), 1931 yılında büyük bir maddi destek sağlayarak, Ayasofya için kendi ekibine niçin izinler almıştır? Bu kadar uğraşmalarının ve para harcamalarının nedeni nedir?

 

Nedeni şu: Sultan Abdülmecid döneminde, restorasyonu yürüten İsviçreli mimar Gaspare Fossati’nin yaptığı <span>sıvalar dökülmüştür</span>. Bugünkü o iki melekten birinin yüzünün bir kısmı görünmeye başlamıştır. Eee ne var bunda diyeceksiniz: Şu var: Anlatacağımız olay, Türk Milleti’nin bir kere daha hangi oyunlarla karşı karşıya kaldığını ve bu oyunların ne kadar tehlikeli olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir. Bu planları yapanlar, emellerinden vazgeçmiş değiller ve adım adım da planlarını gerçekleştirmektedirler.

 

Olayın aslı şudur: Hıristiyanlar, Fatih döneminde kapatılan bu mozaikleri, gün yüzüne çıkarmak için       – tıpkı KİN KAPISI gibi-  <span>“Kutsal Bir Zamanı”</span> kolluyorlar… Yani kısaca o meleğin yüzünün açılması için “başka bir tarih” beklenmektedir.

 

Hıristiyan inancında bir ideal vardır: (Bu özellikle Ortodokslarda vardır, Katoliklerde pek yoktur.) “Dünya Ortodoks Hıristiyanlığı ve yeniden Bizans, Megola idea”sı vardır.

 

“Ekümeniklik’ten ne olur” diyenler, bu yazılanları iyi okumalıdırlar. Bu planları iyi bilmelidirler!

 

Bu anlattıklarımızın meleklerle ne ilgisi var?

 

Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’u almış, Bizans’ı yıkmıştır. Ayasofya’yı camii yapmıştır. Fatih bunları yapınca Hıristiyanlar, yeni Bizans ve tekrar Hıristiyanlık hakimiyeti için uygun zamanı kollamaya başlamışlardır<span>.</span>

 

Ayasofya’nın içinde, bizim bildiğimiz daha bir çok mozaik, sıvaların altındadır. Zamanla çıkarılacaktır. Neden mi?

 

Çünkü bu çıkarılan melek yüzü figürü, bilinçli bir şekilde 2010 yılına hazırlanmıştır.(2010 Avrupa Kültür Başkenti Yılı.)  Thomas Whittemore bilinçli bir şekilde o meleğin yüzünü kapatmıştır, çünkü kendi inançlarına göre, meleğin yüzünün açılma günü henüz gelmemişti. (2010 Avrupa Kültür Başkenti Yılı beklenecekti.)

 

Hıristiyanların kendilerine göre inancı ve planları şudur: <span>2010’lu yıllarda meleğin biri, yüzünü gösterir, 20XX’de de diğer melekler yüzlerini gösteririler… Ardından diğer semboller bir bir ortaya çıkar.</span>

 

<span> Constantinople ve Ayasofya Hıristiyanların olur. Bu müjdeyi, işte yüzünü ilk gösteren MELEK verir! </span>

 

<span>Şifre budur! </span>

 

 

<span> </span>

 

 

 

 

 

Şifre dediğimiz için sakın bizi komplocu olarak nitelendirmeyin. Diğer yazdıklarımız zaman içersinde Allah’ın izniyle nasıl doğrulandıysa, bu da inşallah doğrulanacaktır. Bekleyip, göreceğiz!

 

Onların, bu BÜYÜK PLANINA, kimler destek olur, kimler bilmeden alet olur, kamuoyunun dikkatine bırakıyoruz! Bu plana bilmeden destek olanları da uyarmış olalım. Herşey “hoşgörü” çerçevesinde gerçekleşmiyor! Kimse bizim iyi niyetimizden faydalanmaya kalkmasın!

 

“Dikkat Ayasofya” yazımızda anlattıklarımız, bir hafta geçmeden doğrulanmıştır. Bu yazımızın (Dikkat Aysofya) bu kadar kısa sürede doğrulanması, PLANIN bütün hızıyla devam ettiğini bizlere göstermektedir.

 

“İstanbul Avrupa Kültür Başkenti oldu, Ayasofya iki dinin mabedi olsun” ve diğer projeler, BÜYÜK BİR PLANIN ilk resimleridir ve diğer resimlerde plana eklenmek üzere hazırlanmaktadır. Bu konuda, çok  ama çok uyanık olmamız lazımdır, elzemdir!

 

Ayasofya’da ayin yapmak için Amerika’dan  gelen 250 kişilik grubun niyetlerini açıklamıştık: http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=230

 

Bu ayini organize eden Chris Spirou kimdir? Mozaiklerin 1931 yılında onarılması için izin alan Byzantine Institute of America’nın Yunanlı bir üyesidir! Bu da size bu BÜYÜK PLAN İÇİN yeterli ip uçları vermiyor mu?

 

İLK MELEK gülümsedi. O meleklerin Hıristiyan inancındaki konumlarına baktığımızda: “Tanrı’nın tahtını koruyan melekler” olarak bilinmektedirler. Bu İncil’de geçmektedir. Ayasofya’nın önemini şimdi daha iyi anlamak mümkün. “Sıradan bir Kilise, Fetih ile Camii olmuş” ne var bunda diyeceklere dikkat etmek lazım. Hoşgörü suiistimallerine karşı çok uyanık olmamız lazım.

 

Yine, Katolik-Ortodoks yakınlaşmasına dikkat etmek gerekir!

 

Papa, hatırlanacağı üzere Ayasofya’yı ziyaret ettiğinde bir yerde özellikle durdu: Şimdi <span>bu konudaki bilgileri de ilk kez açıklıyoruz:</span>

Papa: Tam meleklerin bulunduğu duvara bakarak dua etti! (burada şunu özellikle vurgulamamız lazım: <span>Papa’nın ziyaretinde o melekler, daha gün yüzüne çıkmamıştı.</span>) Papa, mana dolu bakışlarla gözlerini oraya dikti ve dua etti. Papa, o meleklerin orada olduğunu zaten biliyordu. İleride bu ziyaretle ilgili olarak, Vatikan’ın katipleri şunları yazacaklardır: Papa, Türkleri nasıl kandırdı!

 

 

 

 

Şimdi, Thomas Whittemore’nin, 1931 yılında dökülen mozaikleri neden onarıp, incelediğini anladınız mı? Dökülen sıvaların ortaya çıkaracağı melek ve diğer semboller, Thomas Whittemore tarafından tekrar saklanmıştır. Çünkü kendi inançlarına göre, PLANLANAN tarih (Kutsal Zaman) henüz gelmemişti.

 

Kutsal Zaman İşlemeye Başladı….

 

Peki bütün bunları ATA bilmiyor muydu? Ata’nın da çok ayrı bir stratejisi vardı.

 

Ata’nın Ayasofya’nın ibadete kapatılma çalışma ve tekliflerine Ziyad Ebuziya’nın makalesine baktığımızda, Şükrü Kaya’nın ağzından “ibadet bölümünün Bizans müzesi yapmak fikrine Atatürk de (vakfın mütevelli heyeti başkanı olarak vakfına yapılan bu saygısızlığa) kızdığını nakletmiştir.”

 

Abidin Özmen, Ayasofya’nın kapatılıp kapatılmadığını sorunca, Ata’nın çok kızdığını; “bu ne münasebetsizliktir, Ayasofya Camii’dir” dediğini açıklıyor.

 

Müze planı ise o günlerde sadece stratejik bir düşünceden ibaretken, sanki karar verilmiş gibi bu konu Ata’ya mesnet ediliyor. Müze kararı ile ilgili bir tasarının olmadığını Şükrü Kaya bile doğruluyor. Ata’nın, “Ayasofya’nın ibadete kapatılması ve Bizans müzesi olması” fikrine çok kızdığını anlatıyor.

 

Şükrü Kaya’nın mason olduğunu özellikle belirtelim. Ata’nın, mason localarını kapatmak istemesi üzerine, Şükrü Kaya, Ata’yı bu kararından vazgeçmesi için ikna etmeye çalışan kişiydi. Ancak, Şükrü Kaya, Ata’yı bu fikrinden vazgeçiremedi.

 

Yine Devlet kayıtlarında; Ata’nın Ayasofya Kararnamesi’ndeki imzası ile ilgili tutarsızlıklar gün yüzüne çıkmış, bu konu TBMM’nde soru önergelerine konu olarak, Atatürk’ün imzasının taklit edildiği gündeme getirilmişti.

 

Londra’ye gönderilen 63.5 metre uzunluğundaki Ayasofya Vakfiyesi’nin 5 metresi niye geri gelmemiştir ?

Acaba bu geri gelmeyen bölümde neler yazılıydı?

Sakın Ata’nın bir vasiyeti de; Ayasofya’nın 2023’te Camii olarak tekrar ibadete açılması olmasın!

NOT: Birtakım, sözde Atatürkçüler, bizim yayınladığımız belgeleri, komik ve anlamsız savlarla çürütme gayreti içersindeler. Bir çok gerçek Atatürkçü, Kemalist kesimden de teşekkür ve röportaj teklifleri aldım. Hepsine teşekkür ederim. Ata, kimsenin tekelinde değildir! Bu necip milletin, büyük bir değeridir!

Saygılarımla.

 

Posted in Genel Türk Tarihi | Etiketler: | Leave a Comment »

Tuğrul Bey

Posted by mryuksel Kasım 21, 2010

Tuğrul Bey Selçuklu Devletinin kurucusu.

Büyük Selçuklu Devleti, Selçuklular hanedanının kurduğu ilk devlettir. Selçuklular tarafından kurulan diğer devletler ise, Kirman Selçuklu Devleti, Irak Selçuklu Devleti, Suriye Selçuklu Devleti ve Anadolu Selçuklu Devleti’dir. 1038-1157 arasında hüküm süren Büyük Selçuklular, en güçlü oldukları dönemde Harezm, Horasan, İran, Irak, Suriye, Arap Yarımadası ve Doğu Anadolu’ya egemen olmuşlardır.Tümünü okumak için linke tıklayınız.

Oğuzların

Oğuzlar, Oğuz Boyu Bugün; Türkiye, Balkanlar, Azerbaycan, İran, Irak ve Türkmenistan’da yaşayan Türklerin ataları olan büyük bir Türk boyu. Oğuzlara, Türkmenler de denir.

 

Oğuz kelimesinin türeyişiyle ilgili çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Kelimenin boy, kabile mânâsına gelen “Ok” ve çokluk eki olan “z”nin birleşmesinden “Ok-uz” (oklar, koylar) anlamında olduğu ileri sürüldüğü gibi, oyrat (haşarı, yaramaz) kelimesinin eş anlamlısı olduğunu iddiâ edenler dTümünü okumak için linke tıklayınız. Kınık boyundan

Tümünü okumak için linke tıklayınız.

Selçuk Beyin torunudur. Babasının adı Mikail’dir. Muhtemelen 993 yılında doğdu. Babası Mikail, gaza akınında şehit düşünce, dedesi Selçuk’un yanında büyüdü. Çocukluğu Cend’de geçti. Büyük bir atina ile yetiştirildi. Ailesinden dana ve milla terbiye alıp, mükemmel silah kullanmasını öğrendi.

 

Selçuk Beyin vefatıyla amcası

Tümünü okumak için linke tıklayınız.

Arslan Yabgu’nun Selçuklu ailesinin reisliğini almasına, kardeşi

Arslan (ارسلا) Bin Selçuk, Selçuklu hanedanının atası olan Selçuk’un büyük oğludur (ö. 423/1032). Anadolu Selçuklu Devleti’ni kuran Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın dedesidir.

Tümünü okumak için linke tıklayınız.

Çağrı Bey ile itiraz etmedi. Ancak dedelerinin vefatından sonra iki kardeş

Çağrı Bey Büyük Selçuklu Devletinin kurucularından. Selçukluların ilk hükümdârı Tuğrul Beyin kardeşidir. 990 yılında doğdu. Künyesi Ebû Süleymân olan Dâvûd Çağrı Bey, Horasan bölgesinin emîri idi. Târihçi Beyhekî ve Gerdizî onu dâimâ Dâvûd ismiyle zikretmişlerdir. Diğer kaynaklarda da öbür isimleri geçmektedir.

 

Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında yer alan meşhur ilim ve irfân bölgesi Mâverâünnehr’de Oğuz Türklerini etrâfında toplayan Selçuk Beyin vefâtından sonra, ülkenTümünü okumak için linke tıklayınız. Cend şehrini terk ederek batıya göç ettiler. Burada

Tümünü okumak için linke tıklayınız.

Maveraünnehr hükümdarı

Tümünü okumak için linke tıklayınız.

İlek Nasr’ın kendilerine karşı düşmanca siyaseti üzerine Çağrı Bey ile Karahanlı hükümdarı Buğra Hanın ülkesine gittiler. Tuğrul Bey, Karahanlılar ülkesinde haps edildiyse de, Çağrı Bey, Buğra Han ordusunu yenip pekçok esir aldı. Alınan esirler karşılığı Tuğrul Bey serbest bırakıldı. Tekrar Maveraünnehr’e döndüler. Buhara hakimi Karahanlı Ali Tegin’in aleyhlerine faaliyeti ve yeni durum üzerine Tuğrul Bey çöle çekildi. Çağrı Bey de yeni vatan keşfi için Rum Gazasına çıktı. İki kardeş, Rum Gazasından alınan ganametlerle çok zenginleştiler.

 

Arslan Yabgu, 1205’te

Tümünü okumak için linke tıklayınız.

Gaznelilerce esir alınıp,

Gazneliler (969-1187) Türkler’in tarih boyunca yayıldıkları ve devletler kurdukları ülkelerden birisi de Afganistan’dır. Türkler bu bölgede M.Ö. II. yüzyıldan itibâren devletler kurmağa başlamışlardır. Bu Türk devletlerinden biri olan Gazneliler, isimlerini başkentleri Gazne şehrinden almışlardı, ancak bu devlet tarîhî kaynaklarda Yemînîler ve Sebükteginîler olarak da zikredilmişlerdir.Tümünü okumak için linke tıklayınız.

Hindistan’da haps edilince, iki kardeş ortak iktidar sistemiyle Selçuklu ailesinin lideri oldu. Liderliği Karahanlı Ali Tegin tarafından şüpheyle karşılanınca, ikili liderlik sistemi yerine amcaları Musa’yı Yabgu yapıp, üçlü iktidar sistemine geçtiler. 1034 sonbaharında, Gaznelilerin müttefiki Oğuzlardan Şah Melik, Selçuklulara ani bir baskın yapınca, zayıfladılarsa da, tekrar toplandılar. On bin kişilik kuvvet toplayarak Gaznelilere ait Horasan’a girdiler. Gazneli Mes’ûd’un ordusunu 20 Haziran 1035’te Mesa’da yendiler. Gaznelilerle antlaşma yapıp; Nesa, Ferave ve Dihistan’ı aldılar. Ayrıca TuğrulBeye GazneliMes’ûd tarafından hakimiyet alametlerinden olan hil’at, at, menşur ve sancak gönderildi. Tuğrul Bey antlaşmayla Nesa’da Gaznelilere tabi federal bir devlet kurmuş olmasına rağmen, resma alanı yoktur.

 

Tuğrul Bey ve diğer Selçuklu hanedan mensupları toprak sahibi olunca, Oğuz boyları ve kabile reisleri yanlarına akın edip, toplandılar. Tuğrul Bey , çok güçlenip, bölgenin nüfûsu artınca; Gazneli Mes’ûd’a önceki üç şehrin dar geldiğini bildirip, 1037’de Merv, Serahs ve Baverd’iyi de istedi. Bu şehirlere karşılık da Gaznelilerin maaşlı askeri olma ve Horasan’daki asayişi temin etme taahhütünde bulundular. Teklifleri oyalamaya alınınca, Tuğrul Bey küçük gruplar halinde akın harekatı yaptırdı. Çağrı Beyin idare ettiği akınlarda Selçuklular Cüzcan, Talekan ve Faryab’dan Rey’e kadar harekatta bulundular. Selçuklu akınlarını durdurmak için Gazneli Mes’ûd’un gönderdiği ordu Serahs yakınında 1038 Haziranında yenildi. Zafer sonrasında toplanan kurultayda Tuğrul Bey , hükümdar alan edildi. Bu kurultay kararı ve 1038 tarihi Selçuklu Devletinin kuruluşu olarak kabul edilir.

 

Tuğrul Bey Nişapur’da kalıp, Çağrı Bey Merv’de melikler meliki olarak, askera harekatları idare ederek ordu kumandanlığı yaptı. Tuğrul Beyin Nişapur’da istiklalini alan etmesi, Gazne’de hoş karşılanmadı. Çağrı Bey , 1039 yılında Gaznelilerle iki kere muharebe yapıp, yenildi. Tuğrul Bey ve diğer Selçuklu hanedanları, Gazneli Mes’ûd’un düzenli ordusuna karşı gerilla harpleri yapıp, onları yıprattılar. Gazneli Mes’ûd, antlaşma istedi. Tuğrul Bey , Gaznelilerin türlü metodlarla Selçukluları Horasan’dan çıkarabileceklerini tahmin ederek, zaman kazanmak ve hazırlıkları tamamlamak için çöle çekildi. Sultan Gazneli Mes’ûd’un 1040 Baharındaki Tûs ve Serahs istikametindeki harekatı üzerine Selçuklular, Tuğrul Beye başvurup, harekete geçmesini istediler.

 

Tuğrul Bey , 1040 Mayısında çölden çıkıp, Serhas’ta Gazneli ordusuyla karşılaştı. Gazneliler ot ve yiyecek sıkıntısı çektiğinden Merv’e hareket edince, Tuğrul Beyin kumandasındaki Selçuklular, sağdan ve soldan taarruzla Gaznelileri taciz ettiler. Dandanakan Kalesi önünde yapılan asıl muharebede Gazneliler bozuldular. 23 Mayıs 1040 tarihinde kazanılan Dandanakan Zaferiyle, Tuğrul Bey tekrar tahta oturdu. Tuğrul Bey zafer sonrasında ele geçen ganimetle zenginleşip, kumandanlara pekçok ihsanlarda bulundu. Kurultay toplandı. Kurultayda devletin temel stratejisi tespit edilip, planlar yapıldı. Bağdat’taki Abbasa Halifeliğine bağlılık ve hürmet ifade eden mektup gönderildi.

 

Çağrı Beyin 1060’ta vefatına kadar ortak iktidar sistemine göre hareket edilmesine rağmen, devleti temsil yetkisi Tuğrul Beye aitti. Tuğrul Bey hükümdarlığını ve Selçukluları madda güçlerle kuvvetlendirdiği gibi maneva olarak da Halafe, alim ve tasavvuf ehlinden destek alıyordu. Tebaasının refah seviyesini yükseltip, orduyu askera sisteme göre teşkilatlandırıyordu. 1040 Dandanakan Zaferi ve 1043’te devlet merkezini Rey’e taşıması sebebiyle Bağdat’taki Abbasi Halafesi El-Kaim’e tekrar bağlılığını arz etti. Tuğrul Beyin Abbasa Halafesiyle münasebeti Sünna İslam dünyasında büyük atibar kazanmasına sebep oldu. Halafe El-Kaim, Tuğrul Beyin yanına; büyük İslam alimlerinden olup, sosyal ve devlet idaresi hakkında Ahkam-üs-Sultaniye isimli eserin sahibi olan Maverda’yi gönderdi. Tuğrul Bey , ülkesinde hutbeyi Abbasa Halafesi adına okuttu; halafenin zalim Büveyhaler ve asalere karşı yardım talebini kabul etti. Halafeye bildirdiği arz; samimiyetinin ve temiz itikadının ifadesi olup, şunları ihtiva ediyordu: Halafeye hizmet etmek şerefine kavuşmak, Mekke’de Hac yapmak ve Hac yollarını Bedevalerin taarruzundan korumak, Suriye ve Mısır’da Fatimalerle harp etmektir. 1055’te Bağdat’a gelip, hutbede adı okundu.

 

Selçuklu Hanedanı ile Abbasaler arasında evlenmeler münasebetiyle akrabalık kuruldu. Halafe, Çağrı Beyin kızı Hatice Arslan Hatun ile 1056’da evlendi. Tuğrul Bey de Halafe’nin kızı ile 1062’de muhteşem bir düğün merasimiyle evlendi. Bağdat’tayken zalim Büveyhaler ve sapık Fatimalere karşı mücadele edip, Musul ve bölgede Selçuklu hakimiyetini tesis etti. Büveyhli hükümdarını öldürerek, Bağdat ve sünna alemini katliam ve tahripten korudu. Selçukluların batısındaki Bizans ülkelerine fetih harekatı ve akınlarında bulundu. Erzurum Hasankale’ye gelip, Malazgirt’i fethetmek istediyse de kışın yaklaşması üzerine, baharda gelmek üzere kuşatmayı kaldırdı. Tuğrul Bey , hakimiyet ve tahrik sebebiyle kendine asa olan üvey kardeşi İbrahim Yınal’ın isyanını 1058’de bastırıp, onu cezalandırdı.

 

Tuğrul Bey , devamlı mücadeleyle geçen uzun yıllar sonunda çok büyük işler başardı. Dünyanın en büyük devletlerinden birini kurup, Türk İslam alemine çok hizmeti geçti. Maveraünnehr’den Anadolu’ya, Irak’tan Âzerbaycan ve Kafkasya’ya kadar olan ülkede huzur ve emniyet tesis etti. Yirmi sekiz ülkeye kendi hakimiyetini kabul ettirdi. Ziraa, ticara faaliyet neticesinde iktisada hayat gelişip, refah seviyesi yükseltildi. Bizans akınlarında çok ganimet alınıp, büyük gelir elde edildi. Devlet teşkilatı muazzam şekilde tesis edilip, kuvvetli temeller üzerine oturtuldu. Selçuklu Devlet Teşkilatı, devrinde ve sonra kurulan Türk ve İslam devletlerine nümûne oldu. Tuğrul Bey , yirmi beş yıl adalet, ihsan ve gazalarla geçen hükümdarlıktan sonra, hastalandı. Yetmiş yaşlarında Rey yakınlarındaki yazlığında 5 Eylül 1063 tarihinde vefat etti.

 

Tuğrul Beyden sonra Selçuklu tahtına yeğeni Alparslan geçti. Tuğrul Bey adil, vakur, cömert, samimi, iyi ve yumuşak huylu bir şahsiyetti. Halkı tarafından sevilen bir hükümdar ve ordusunca tam bağlanılan kuvvetli bir kumandandı. “Kendime bir saray yapıp da yanında bir cami inşa etmezsem, Allahü tealadan utanırım.” sözü Tuğrul Beyin dana duygularını çok güzel ifade etmektedir. 

 

Ek bilgi

Büyük Selçuklu Devleti’nin Kurucusu.

Muhtemelen 993 senesinde doğdu. Babası Mikail’ in bir gaza akınında şehid düşmesi üzerine kardeşi Çağrı bey’ le beraber, dedesi Selçuk Bey tarafından yetiştirildi. Dini ve milli terbiyenin yanında mükemmel silah kullanmasını öğrendi.

 

Selçuk Bey’in vefatı (1000 veya 1007) ve daha sonra amcası Arslan Bey’in Gazneli Mahmud tarafından esir edilmesi (1025) üzerine Tuğrul bey, selçuklu hanedanının başına geçti. Çağrı Bey’ le birlikte iç ve dış hasımlarına karşı verdiği büyük mücadelelerden sonra, Nişabur şehrini devlet merkezi yapan Tuğrul Bey, ilk defa burada Es-sultan-ül Muazzam ünvanı ile namına hutbe okuttu (1038). 23 Mayıs 1040′ da Gaznalilere karşı kazandığı Dandanakan zaferi ile devletinin temellerini sağlamlaştırdı. Tuğrul bey, bu büyük zaferden sonra, Bağdad’ daki Abbasi halifesine bağlılık ve hurmet ifade eden mektubunu gönderdi ve devlet merkezini Rey şehrine taşıdı (1043).

 

Tuğrul Bey’in Abbasi halifesine bağlılığını bildirmesi, müslümanlar arasında büyük itibar kazanmasına sebep oldu. Halife, Tuğrul Bey’in büyük İslam alimlerinden Maverdi’ yi gönderdi. Hutbeyi Abbasi halifesi adına okutan Tuğrul Bey, halifenin bozuk itikad sahibi Büveyhilere karşı yardım talebini de kabul etti. Tuğrul bey bundan sonra Selçuklu ordularını hıristiyanların ve sapık bir kolun mensupları olan Büveyhilerin üzerine gönderdi. Abbasi halifelerini Büveyhilerin vasiyetinden kurtarmayı hedefledi.

 

Kardeşleri Çağrı Bey, İbrahim Yınal ve amcasının oğlu Kutalmış’ ın komutasındaki Selçuklu orduları, Batı’ ya doğru hızla yayıldılar. Azerbaycan, Irak-ı Arab ve Irak-ı Acem Selçuklu topraklarına katıldı. 1053′ te bizzat Bizans seferine çıkan Tuğrul Bey, Gürcistan’ a kadar ilerledi ve pek çok ganimetle geri döndü.

 

Tuğrul Bey 1055′ de, hac yollarını Bedevilerin akınlarından korumak, Suriye ve Mısır’ da Fatimilere karşı savaşmak üzere Bağdad’ a geldi. Büveyhiler ve Fatimilere karşı mücadele ederek bölgede Selçuklu hakimiyetini tesis etti. Bağdad ve Sünni alemini katliam ve tahripten korudu.

 

Tuğrul Bey’in Hilafet merkezine girip Büveyhileri temizlemesinden sonra Halife kendisine tac giydirme ve kılıç kuşanma merasimi yaptı. Onu “Dünya Sultanı” ilan etti, Rükneddin (Dinin temeli) ve Kasım emir ül-Mü’minin (Halifenin ortağı) ünvanlarını verdi. Böylece Selçuklular İslam halifeliğini, Abasiler elinde himayelerine almış ve dokuz asırlık Türk-İslam saltanatı başlamış oldu.

 

Tuğrul Bey , yirmi beş sene adalet, ihsan ve gazalrla geçen bir hükümdarlıktan sonra hastalandı. 5 Eylül 1063 senesinde Rey şehri yakınlarında yetmiş yaşlarında iken vefat etti. Rey’ deki türbesine defnediledi.

 

Tuğrul Bey, devamlı mücadele ile geçen uzun yıllar sonunda büyük işler başardı. Dünyanın en büyük devletlerinden birini kurup, Türk-İslam alemine çok hizmet etti. Maveraünnehr’ den Anadolu’ ya, Irak’ dan Azerbaycan ve Kafkasya’ ya kadar olan ülkede huzur ve emniyeti tesis etti ve pek çok ülkeye hakimiyetine kabul ettirdi. Zirai ve ticari faaliyeti neticesinde iktisadi hayat gelişip, refah seviyesi yükseldi. Muazzam bir şekilde tesis edilen devlet teşkilatı, kuvvetli temeller üzerine oturtuldu. Bu teşkilat, devrinde ve sonra kurulan Türk-İslam devletlerine nümune oldu.

 

“Kendime bir saray yapıp da yanında bir cami inşa etmezsem, Allahü tealadan utanırım” sözü Tuğrul Bey’in dünü duygularını çok güzel ifade etmektedir. Tuğrul Bey, adil, vakur, cömert, cesur, samimi, iyi ve yumuşak huylu bir hükümdar idi. Sarayın kapısına ümid ile gelen hiç kimse boş dönmezdi. Beş vakit namazını cemaatle kılmağa itina gösterir ve haftanın iki gününü oruç tutmakla geçirirdi. Bağdad’ da yaptırdığı sarayının yanına cami, medrese ve hamam da yaptırmıştır. Bütün bu özellikleri ile Tuğrul Bey, halkın ve ordusunun sevdiği ve tam bağlı bulunduğu bir hükümdardı..

 

 

Posted in Genel Türk Tarihi | Etiketler: | Leave a Comment »

“Abdülhamid’in mezarını ateşe vereceğiz!”

Posted by mryuksel Kasım 21, 2010

Eğer Filistin’de Müslüman Arap unsurunun faikiyetini [üstünlüğünü] muhafaza etmesini istiyorsak, Yahudilerin yerleştirilmesi fikrinden vazgeçmeliyiz. Aksi takdirde yerleştirildikleri yerde çok kısa zamanda bütün kudreti elde edeceklerinden, dindaşlarımızın ölüm kararını imzalamış oluruz.”

 

10 Şubat’ta vefatının 89. yılında rahmetle andığımız Sultan II. Abdülhamid’e ait olan yukarıdaki sözler 1895’de yazılmış hatıra defterine. O günden ne kadar net görmüş bugünleri, değil mi? Evet, tam da dediği gibi, Filistinli dindaşlarımızın ölüm kararı oldu İsrail devletinin kurulması…

 

Yalnız üzerinde güneş batmayan İngiliz emperyalizmine karşı mücadele vermekle kalmadı II. Abdülhamid; aynı zamanda Ermeni çeteleri ve lobilerine, Siyonist örgütlere, iç ve dış Masonlara, velhasıl Memalik-i Osmaniye’yi bölüp parçalamak isteyenlere karşı cansiperane ve destansı bir direnişti onunkisi.

Filistin’in “en zayıf halka” olduğuna yürekten inanıyordu; nitekim dediği gibi de çıktı. Filistin’in Akdeniz-Hint Okyanusu-Kızıldeniz düğümünün merkezi olduğu, 1919’da İngiliz emperyalizminin teorisyenliğine soyunan Halford Mackinder’in tarihî itirafında deşifre edildi.

 

Mackinder’e göre Filistin toprakları, Asya-Afrika-Ortadoğu arasında vazgeçilmez bir adaydı ve İngiliz emperyalizminin petrol üzerindeki hakimiyeti sürdüğü müddetçe desteklenmesi gerekiyordu. Şimdi anlıyoruz emperyalizmin Filistin’i neden bu kadar çok istediğini ve yine şimdi anlıyoruz Sultan Abdülhamid’in Filistin’i emperyalizme kaptırdığımız zaman başımıza nelerin geleceğini öngören sözlerini.Gün geldi, küresel İngiliz hakimiyeti iflas etti ve satılığa çıktı: Zaten Harb-i Umumi’de Amerikalı şirketlerden kovalar dolusu borç almış, tamtakır hazinesiyle dev bir küresel iskelet halini almıştı. ABDli alacaklılar, müflis emperyalizmi de devraldılar ‘mecburen’! Ve petrol savaşı yeniden kızıştı.

İkinci Dünya Savaşı’nın hesabı dürülürken, Orta Doğu’dan İngilizler sureta çekiliyor ve ardından İsrail devleti doğuyordu. Amerika, İngilizlerin rolünü olduğu kadar İsrail’in hamiliğini de devralacaktı. Zira onun daha büyük hesapları vardı petrolle ve bu bölgenin denetimi ve birleşmesinin engellenmesi, bir mecburiyetti.

İsrail bombaları sınır çizgilerini yeniden yakıyor, kavuruyor. Filistin ve Lübnan tarihlerinin yeni bir kanlı sayfasında yaşıyor. Kuzey Irak sınırımızda İsrailli komutanlar Peşmergelere eğitim yaptırıyor. Ve herkes gibi biz de tarihte yaşamış o tek adamı hatırlıyoruz. Sıkışık durumdaki hazinesini milyonlarca sterlinle “rahatlatmaya” hazır olduklarını söyleyerek yanına kadar sokulan ve kendilerine başlarını sokacak bir arazi vermesini isteyen Theodore Herzl’e Abdülhamid’in söylediği aşağıdaki sözler bir asır sonra bile diken diken etmeye yetiyor tüylerimizi:

“Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime emanettir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O, bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. [Böyle bir toprak parçası bizden kopartılmak istense bile o toprağı kanlarımızla kaplarız ve yine bizim toprağımız olur.] Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehid düşmüşlerdi. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana aid değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Museviler milyonlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin‘i karşılıksız bile ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem.” Siyonistler kendilerine Filistin’den toprak satması için bir değil, tam beş kez ikna girişiminde bulundular. Hepsinde yüz geri edilince anladılar ki, o başta kaldıkça Orta Doğu’ya “huzur” gelmeyecek(!).Siyon Yurdu’na giden altın yol, Abdülhamid’siz açılacaktır.

Yahudi diasporasının Abdülhamid’e güttüğü kin o kadar derin ve köklüdür ki, Guantanamo’da aylarca esir kalan İbrahim Şen, Vakit’in kendisiyle yaptığı söyleşide ilginç itiraflarda bulunmuştu. Meğer Guantanamo’daki sorgulara İsrailli hahamlar da katılıyormuş. Hatta bu Guantanamo mahkûmu, sorgulardan birisinde Yasef isimli bir Yahudi komutanın vücuduna elektrik verirken kendisine,

“Türk terörist, merak etme az kaldı. Irak, İran ve Suriye’den sonra sıra Türkiye’ye de gelecek. Kadınlarınız hizmetçilerimiz, erkekleriniz de kölelerimiz olacak. İstanbul’a geldiğimizde ilk olarak dedeniz Abdülhamid’in mezarını ateşe vereceğiz” dediğini aktarıyordu.

II. Abdülhamid 24 Nisan 1909’da tahttan indirildi, vefat ettiği 10 Şubat 1918’de ise Jön Türklere devrettiği, yüzölçümü neredeyse 5 milyon kilometrekareye ulaşan koca imparatorluk kayıplara karışmış sayılırdı. “Hürriyet kahramanı” Enver Paşa’nın 1 Kasım 1918 Cumartesi gecesi saat 23.00’de bir Alman istimbotu ile kurtarmaya kalktığı ülkeden kaçmadan evvel, yaveri Mersinli Cemal Paşa’ya yaptığı şu acı itiraf, İttihatçıların nasıl büyük bir oyuna geldiklerini geç de olsa fark ettiklerini göstermektedir:

“Turan yapacaktık, viran olduk. Bizim en büyük günahımız, Sultan Hamid’i anlayamamaktır. Yazık Paşam, çok yazık! Siyonistlere alet olduk ve onların hıyanetine uğradık!”

Yıllar geçtikçe haklılığı daha iyi anlaşılan “Son Sultan” II. Abdülhamid’in bütün mücadelesini, bir yandan kurtlarla dans edip ülkeye zaman kazandırmaya, öbür yandan ülkenin yetersiz altyapısını gelmesi kaçınılmaz emperyalist kıyametehazırlamaya ve insan gücünü yetiştirmeye teksif etmişti. İlk denizaltı gemilerimizi donanmaya kazandırması da, imparatorluk sathında binlerce okulu açması da bu gayenin yansımalarıydı. Çobanlara bile okul açtırmasını, mezuniyet törenlerine hediyeler göndererek memleket evlatlarını okumaya teşvikini ancak bu gaye çerçevesinde anlamak mümkündür.

Ona kızanların öfkesini anlıyoruz. Osmanlı’nın postunu pahalıya deldirmişti emperyalizme. Acısız bir ameliyatla gövdeyi paylaşacaklarını düşünenlerin, bu paylaşımın onun gayretleriyle ertelenmesi ve Birinci Dünya Savaşı’nda milyonlarca Avrupalının ölümüyle sonuçlanması karşısında öfkelenmelerinden daha doğal bir şey olamazdı. Dinmeyen öfkelerinin sebebi budur. Tabii Kızıl Sultan iftirasının da…

İyi güzel, anlıyoruz İngilizin, Fransızın, Yahudinin, Ermeninin, Masonun şunun bunun hıncını. Peki bizim içeridekilere ne oluyor? Onlar da mı ülkeyi erkenden bölüp parçalatmadığına kızıyorlar yoksa?

Orta Doğu’da haritaları yeniden çizme tartışmalarının yapıldığı şu günlerde dikkatle okumamız gereken bir kitap gibidir Sultan II. Abdülhamid’in 33 yıllık iktidarı. Ben bu direnişe, sessiz Çanakkale diyorum. Şehitsiz, gazisiz, topsuz, tüfeksiz Çanakkale…

Yok, yok, bir şehidi var bu sessiz Çanakkale’nin. Hem de hakkı yenmiş, garip bir şehidi: O şehid, Abdülhamid’in ta kendisidir. Rahmet onun üzerine yağsın…

 

 

Posted in Genel Türk Tarihi | Etiketler: | Leave a Comment »

Atatürk’ün Vasiyeti: Anka – Heron Projesi

Posted by mryuksel Kasım 21, 2010

Öncelikle Kardeşlerim Aşağıda sıralanan maddelerin 3. Maddesine dikkatle bakalım.

Son yıllarda Atatürk’ün vasiyeti ile ilgili çeşitli spekülasyonlar yapılmaktadır. Vasiyet, “çok gizli kasalarda saklanmaktadır” türünden bir çok olur olmaz şeyler anlatılmaktadır.

Artık yeri ve zamanı geldiği için, spekülasyonları bir kenara iterek, SIRDAŞ’ta bulunan bir belgeyle; Gazi Paşa, Abdülhamid Han ilişkisini ve Gazi Paşa’nın gerçek vasiyetlerinden şimdilik bir tanesini, 30 Ağustos Zafer Bayram’ı şerefine, orijinal belgeleri ile ilk defa Türk ve Dünya kamuoyunun ilgisine sunuyoruz.

Çok detaya inmeden, öncelikle Gazi Paşa ile ilgili bilinmeyen birkaç sırrı söyleyelim: Mustafa Kemal, daha genç bir subayken, ‘özel bir istihbarat subayı’ olarak yetiştirilmiştir. Bulgaristan’da, Viyana’da, Romanya’da, Almanya’da birçok istihbarat görevlerinde bulunduğu bilinmektedir.

Ancak buradaki istihbarat görevlerinin “HAVACILIKLA” ilgili olduğu bilinmez! Nitekim, Gazi Paşa, Osmanlı Devleti adına, arkadaşı Fethi Bey  ile birlikte, 1910 yılında Fransa’da yapılan büyük Picardie Manevraları’nı yabancı ülkelerin kurmaylarıyla birlikte izleme görevi aldığını özellikle hatırlatalım…(* )

Gazi Paşa’nın, Veliaht Vahidettin Efendi’nin, 15 Aralık 1917 – 5 Ocak 1918 tarihleri arasında yaptığı Almanya yolculuğuna katıldığı bilinmektedir. Atatürk, bu geziden sonra, hastalığının tedavisi için Viyana’ya, Karlsbad’a gitti. Burada gerçekte hastalık bahaneydi.Asıl amaç, orada havacılıkla ilgili, askeri bilim adamlarının karargahlarında, birçok belge ve bilgiyi incelemekti.

 

 

 

Gazi Paşa, Cumhuriyetin ilanından sonra çok gizli bir birim kurmuş, bu birim havacılıkla ilgili gelişmelere yön vermiştir.

Atatürk’ün Parolası: “İSTİKBAL GÖKLERDEDİR!”

Gazi Paşa, o günkü ismi tayyare olan, uçaklarla ilgili  çok ciddi bilgilere sahipti. Batılıların havacılık alanında yaptığı çalışmaları yakından takip ediyor, kurduğu ekiple de bir çok ciddi bilgi ve belgeye ulaşıyordu.

Gazi Paşa, havacılıkla ilgilenmeye başladığından beri, gözünü hep semâya dikmiş, “savaşların ve milletlerin kaderinin belirlenmesinde, uçakların çok belirleyici rol oynadıklarını” bir çok konuşmasında ifade etmiştir.

Konu çok daha detaylı olup, burada fazla ayrıntılara girmeden esas konumuzu anlatalım:

Gazi Paşa, Cumhuriyeti ilân ettikten sonra, havacılık  sektörüne özel bir ilgi göstermeye başladı. Edindiği bilgi ve tecrübeleri, bu alanda kullanmaya gayret gösteriyordu. Türk havacılığının gelişmesini, güçlendirilmesini sağlamak amacıyla zaman geçirilmeden gerekli girişimleri başlattı. Bu amaçla, Ankara’nın Hacıbayram semtindeki bir evde, Türk Tayyare Cemiyeti kurularak (16 Şubat 1925)  kurumsal anlamda adımlar atılmaya başlanmıştır.

Yazımızın konusu ile ilgili, burada çok önemli olan bir anıyı sizlerle paylaşalım istedik:

“Devlet Hava Yolları’nın 1953-1954 yıllarında Genel Müdürü olan, Afyon Milletvekili  Rıza Çerçel, ‘Atatürk ve Hava Yollarımız’ adlı yazısında bir anısından söz eder: Atatürk, bir yaz gününde Devlet Hava Yolları, Ankara Tayyare Meydanı’nı ziyarete gelmişti.

O’na, alan binası önünde hasır bir koltuk getirmiş; etrafını çevrelemiş; yakın bir gelecekte yapılacak işleri, alınacak uçakları, kurulacak tesisleri uzun uzun anlatmıştık. Atatürk sadece dinliyordu. Bu dinleyişte tunçtan bir heykel sabrı vardı. Nihayet bu mutlu ziyaretin değerli anısını sonsuzlaştırmak için kendisinden bir imzasını rica etmiştik. Uzatılan defteri ve kalemi aldı. Düşünüyordu. Gözleri karşıki ıssız tepelerle, bunların çevrelediği alan boşluğunda bir şeyler arıyor gibiydi, isteksiz bir edâ ile başını önüne eğdi. Elindeki kalemin, kâğıt üzerine mıhlanmış gibi bir hali vardı. Nihayet kalem işler gibi oldu ve kâğıt üzerinde Kemal’in baş harfi olan tek bir K harfi belirdi. Fakat hepsi bu kadardı. Büyük insan atacağı Kemal Atatürk imzasının baş harfi olan K harfini yazdıktan sonra defteri ve kalemi geri verirken: “Şimdilik bir K harfi yeterlidir. Bana vaad ettiğiniz işler yapılıp bitirildikten sonra imzamın geri kalan kısmını tamamlarım” demişlerdi.”

1922 yılında Gazi Paşa’nın kurduğu bu gizli teşkilat, O’nun havacılık alanındaki vasiyetlerini yerine getirmek için canla başla çalıştı. Burada önemli olan şudur: “Bana vaad ettiğiniz işler yapılıp bitirildikten sonra imzamın geri kalan kısmını tamamlarım” demesi bu teşkilatın varlığına da açık bir delildir.

Atatürk, seçkin subaylardan kurduğu bu birimle, tayyarecilikle alâkalı  çalışmalar yapıyor, bu seçkin subayların, yabancı uçak pilotları ile bir araya gelmelerini sağlıyordu. Böylece Türk havacıları, bilgi ve deneyim kazanarak yetişiyorlardı.

Bu çalışmalar neticesinde, Osmanlıca olarak, askere özel, az sayıda basılmış tayyarecilik ve gelişmelerle alâkalı – daha sonra birçok nüshası ortadan kaldırılmış- kripto bir mecmuada şunlar yazılıydı:

“İstikbâlde (ilerde) tayyareler öyle ileri gidecek ki, devletlerin ve milletlerin her hareketlerini gözetleyecek, dev gece görüşü teknikleriyle, şehirler ve milletler gece dahi gözetlenecekti.”

 

Bugünün ifadesiyle bu bir “HERON” tanımıydı. Heron ismi bize ait bir tanım olmadığı için Atatürk ve arkadaşları buna “ANKA” demişlerdi.

Anka Kuşu, Türk Mitolojisindeki Huma kuşu olarak da bilinmektedir.

http://www.turkcebilgi.com/anka_ku%C5%9Fu/ansiklopedi

O zamanki yayınlanan bu dergide ANKA KUŞU’NU (Heron) görüyoruz: 1922 tarihli orijinal bu nüshayı sizlere sunuyoruz.



 

 

 

(İstikbaldeki Tayyareciliğin safahatından)

Bu kripto  mecmuanın diğer sayfalarından  birkaç örnek resmi aşağıda sizlere sunuyoruz:

 

 

Bu alayların ortak özellikleri; tamamen savaş birlikleri olmalarının yanında gönüllü olmalarıdır. Ve bu alaylar,  Gazze  ve Hicaz Alayları olarak adlandırılmaları çok manidar değil mi? Gazi Paşa’nın sık sık kullandığı şu  söz: “Tarih tekerrürden ibarettir” sözü bugün yine tekerrür etmiştir.

Bilindiği gibi Mavi Marmara Gemisi’nin Gazze’ye yardım götürmek için çıktığı yolda, yaşanan olaylardan sonra, İsrail ile Türkiye arasında HERON krizi çıkmıştı. Türkiye bu olaydan sonra, yerli bir proje olan ANKA’yı  hayata geçirmişti. Bunu şunun için yazdık: Verdiğimiz resme dikkatle bakarsanız resimdeki  42. ve 32. AL kelimelerini görürüsünüz

 

 

 

 

 

 

Resimdeki yabancı tayyarecilerle beraber olan Türk tayyareciler 42. ve 32. Alaylara mensup, savaşçı seçkin subaylardır.

(Bu alaylarla ilgili ayrıntıları aşağıdaki linklerden bulabilirsiniz.)

http://www.turkmeclisi.org/?Sayfa=Temel-Bilgiler&Git=Bilgi-Goster&Baslik=tarihimizde-iki-kahraman-alay&Bil=302

http://www.bilgiagi.net/authorport.com/42-gonullu-alay-her-yerde/517/

 

Gazi Paşa’nın kurduğu bu teşkilatın, daha evvel Gazze ve Hicaz’da savaştığı ve kahramanlıklar yaptıkları bilinmektedir. Bu tayyareci subaylar işte bu 42. ve 32. Alay’a mensup kişilerdir. Ayrıca burada şu notu da düşelim, bir çok  istihbaratçı subay Hilâli Ahmer’de görev almıştır.

Resimdeki iki ANKA KUŞU’NA dikkat edelim: O dönemde hayâl edilmiş, çizilmiş bu kuşların özelliklerine dikkat edelim.

O dönemin süper gücü olan İngiltere’nin Başkenti Londra’yı; iki ANKA KUŞU, aydınlatarak gözetlemektedir. Buckingham Sarayı’nı, Thames Nehri’ni ve sokakları görmekteyiz.

Kripto kitapta  ayrıca şu ifadelerin yer alması oldukça çekicidir: Bir gün başta Londra olmak üzere, tüm dünyanın başkentlerini, dağlarını, kırlarını izleyeceğiz! Türk kuşları, pilotsuz havalanma kabiliyetine sahip olacak. (Bu söylenenlerin 1922 yılında yazıldığını tekrar vurgulayalım.)

 

 

 

Şimdi 1922 yılında çizilen bu ANKA’yı  daha yakından inceleyelim:

ANKA KUŞU’NUN üzerindeki harflere ve sayılara dikkat edelim: (Resmin ve yazıların 1922 tarihine ait olduğunu, tekrar, hatırlatalım)

Bir yerinde : 10

Bir yerinde : T

Bir yerinde : 001

Bir yerinde : AN

Bir yerinde : KA

Bir yerinde  yalnız : K

Bunlar birleştirildiği zaman: ANKA 10 T001  K

 

 

 

 

Meydana çıkıyor. Bugün artık Gazi Paşa’nın  “Şimdilik bir K harfi yeterlidir. Bana vaad ettiğiniz işler yapılıp bitirildikten sonra imzamın geri kalan kısmını tamamlarım”  sözündeki vaad tamamlanmış ve imza atılmıştır.<span> </span>

O imza da: Kemal Atatürk’tür…

Şimdi yukarıdaki harf ve sayıların hepsini tekrar sıraya koyalım: ANKA 10 T001  Kemal Atatürk.

Şimdi  de Türkiye’nin kendi ürettiği ANKA’nın seri numarasına  ve sonundaki imzaya bakalım:

10 T001  Kemal Atatürk.

Ve Atatürk’e verilen söz, bugün  tutulmuş, proje hayata geçirilmiştir.

Şimdi yukarıdaki  1922 yılındaki ANKA’NIN sağ alt köşesindeki  imzaya dikkat buyurun lütfen :

Ve Atatürk’ün kullandığı 1922 yılındaki imzaya bakalım: (http://forum.bbs.tr/turkler-ve-ataturk/638-ataturkun-imza-ve-muhurleri.html)

Gazi Paşa’nın imzası aynen korunmuştur. Gazi Paşa’nın K.A imzası da ANKA’NIN önüne konulmuştur.

Bu proje, şu an dünyada 3 ülkede vardır. ABD, İsrail ve Türkiye. Türkiye neden birinci olamamıştır? Bunun vebâli ise uçak fabrikalarımızı Atatürk’ün vefatından sonra kapatanlardadır.

SONUÇLAR:

1- Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün vasiyetleri gerçektir. Bu vasiyetleri gerçekleştirmek için “özel bir birim” canla başla çalışmaktadır.

2- Kamuoyunda tartışılan vasiyetlerin gerçekle ilgisi yoktur. Atatürk çok büyük bir plan çizmiş, Türkiye Cumhuriyeti’ni, Büyük Türkiye idealine ve dünya hakimiyetine götürecek programları kriptolamıştır. Bugün onlardan sadece birini açtık.

3-Atatürkçü geçinen çevrelerle, Atatürk karşıtlığı yapan çevreler, Atatürk’ün şahsi ve beşeri yönlerini ele alıyorlar. Atatürk’ün üstlendiği misyonu anlamıyorlar…

4-Atatürk ve Abdülhamid Han arasındaki ilişkiler çok büyük sırlar taşımaktadır. Günü geldiğinde o kriptolarda açılacaktır.

5-Gazi Paşa’nın, havacılara olan özel bir emrinden de bahsedelim: Gazi Paşa, havacılardan, bölgelerindeki arkeolojik değeri olan kalıntıların havadan çekilmiş fotoğraflarını, neden istemiştir?

6- Yukarıda demiştik ki, bir çok  istihbaratçı subay, Hilali Ahmer’de görev almıştır. İşte o dönemdeki Hilali Ahmer  makbuzlardan biri:

7- Nautilus, Jules Verne’in Denizler Altında Yirmi Bin Fersah adlı 1870 ve Esrarlı Ada adlı 1874 yılı romanlarında anlatılan, hayal ürünü bir denizaltıdır. Türk ANKA’SI 1922′lerde Türk dehasının bir ürünüdür. Ve artık hayal değildir!

 

 

 

8- Bu arada, “1922 yılında harf devrimi ilan edilmedi, ANKA’da nasıl Türkçe harfler kullanıldı” diyecek olanlara da, 1890’lı yıllara ait Türkçe harflerin kullanıldığını gösteren  başka bir belge gösterelim.

<span> </span>

9- “İstikbal Göklerdedir” parolası bugün artık daha iyi anlaşılmaktadır.

10- 1900′lü yılların başında bu tip (Aerodinamik) çalışmalar yapan Türk dehaları İngilizlerce kaçırıldı ve bu olay devrin gazetelerinde yer aldı.

Devamı  inşallah Sırdaş’ta…

llah, Türk Silahlı Kuvvetlerine ve Türk Milletine zevâl vermesin…

İnşallah, “Büyük Türkiye’ye” adım adım…

Yazımızı, Gazi Paşa’nın çok derin manalar içeren iki sözü ile noktalayalım:

“Muhtaç oldugun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”

“Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”

(*) Atatürk ve Havacılıkla ilgili daha ayrıntılı bilgi için:

http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=1020

Kriptoloji, şifre bilimidir. Çeşitli iletilerin, yazıların belli bir sisteme göre şifrelenmesi, bu mesajların güvenlikli bir ortamda alıcıya iletilmesi ve iletilmiş mesajın deşifresiyle uğraşır. http://tr.wikipedia.org/wiki/Kriptoloji

Saygılarımla…

 

Posted in Genel Türk Tarihi | Etiketler: | Leave a Comment »

Nasıl Bilirdiniz ?

Posted by mryuksel Kasım 21, 2010

`Cahillikler Kitabı“nın yazarı John Lloyd ile John Mitchinson`ın kaleme aldığı kitap, tanınmış isimlerin bilinmeyenlerine ışık tutuyor. Farklı dallardan 38 kişiye ilişkin ilginç ip uçlarına yer verilen kitapta toplanan şaşırtıcı gerçeklerden bazıları şöyle:

 

-Leonardo Da Vinci: Dahi kişiliğin ve Rönesans`ın simgesi olarak tanınan Leonardo Da Vinci`nin ölümünün üzerinden bugün 500 yıl geçti. Rönesans döneminde sanatta ve bilimde üstün çalışmaları bulunan Da Vinci, zekiydi, ancak yanılmaz da değildi. Sıklıkla iddia edildiğinin aksine makas, helikopter ya da teleskobu da icat etmedi. Matematikte çok kötü olan Leonardo Da Vinci, temel geometriyi ise ancak öğrenebildi. Aritmetik hesapları çoğu kez yanlış olan dahinin gözlemlerinin bir çoğu da zamanla çürütüldü. Ay yüzeyinin suyla kaplı olduğunu ve bu sayede güneş ışığını yansıttığı, semenderin sindirim organlarından yoksun olduğu ve ateş yiyerek beslendiği kanısındaydı. Bütün bunlara rağmen çağının fersah fersah ilerisindeki Leonardo Da Vinci`nin defterleri ve içindeki devrimci görüşler, ancak 19. yüzyılda tam manasıyla çözebildi. O bir dehaydı, tıpkı Kral I. Francis`in dediği gibi; “Dünyaya Leonardo kadar bilgili bir adam hiç gelmedi“…

 

-Hans Christian Andersen: Babası Hans`ı 11 yaşındayken kaybeden ünlü masalcı, sefalet içinde büyüdü. Fakirliğinin yanı sıra ilk gençlik yıllarında da sürekli aşağılanan Andersen, zengin, ama yalnız olduğu yıllarda da sıkıntılı günler yaşadı. Masalları tam 150 dile çevrilen çocukların sevgilisi Andersen, çocukluğundaki ve yaşamı boyunca süren mutsuz yaşamını belki de “masallarla“ unutmak istiyordu. Belki de “Çirkin Ördek Yavrusu“ ya da “Küçük Denizkızı“ masallarındaki gerçek kişi oydu.

 

 

 

 

-Cengiz Han: Çocukken “Temuçin-Demirden Kişi“ olarak anılan hükümdarın sanılanın aksine adı değil unvanıydı “Cengiz Han“. Küçükken klan reisi olan babasının zehirlenmesi nedeniyle reisliği üstlenen, ancak alaya alınan Temuçin, 12 yaşındayken üvey kardeşlerinden birini öldürerek gerçek bir lider olduğunu gösterdi. Çok genç yaşta evlenen, ancak karısı Börte vahşi Merkit kabilesince kaçırılıp tecavüze uğrayan Temuçin`in bu başına gelenler, onun güçlü imparatorluğunun belki de temellerini attı.

 

İlerleyen yıllarda Çin`in Büyük Okyanus kıyısından Macaristan`a kadar uzanan Moğol İmparatorluğunun hakimi olan Cengiz Han, Moğollarda adet olduğu üzere işaretsiz bir mezara gömüldü ve cenaze alayının geçtiği yerlerde tek bir kişi bile sağ bırakılmadı. Oğulları, ileride yerini bulabilmek için sütten kesilmemiş bir deveyi annesinin gözü önünde kurban ederek babalarının mezarına koydu. Dişi deve ise yavrusunu görmek için sürekli mezara döndüğünden kabrin yerini sadece o biliyordu. Ancak yaşlanan devenin de ölmesiyle mezarla ilgili tüm bilgiler de yok oldu.

 

-Florence Nightingale: Elinde lambasıyla “şifa veren melek“ olarak tanınan Nightingale, yaşamının yarısını hemşire olarak değil “hasta“ olarak geçirdi.

 

-Yunanistan Kralı I. Aleksandros: I. Konstantinos`un ikinci oğlu ve İngiliz kraliyet ailesinden Edinburgh Dükünün birinci kuşaktan kuzeni olan Kral, ilginç bir şekilde tahta veda etti. Tahttaki üçüncü yılında “Fritz“ adlı köpeği babasının ev maymunlarından ikisinin saldırısına uğrayan kral, köpeğini savunmaya çalışırken maymunlarca ağır biçimde hırpalandı ve kısa süre sonra kan zehirlenmesinden öldü.

 

Posted in Genel Türk Tarihi | Etiketler: | Leave a Comment »

Doğu Türkistan’ın Kısa Tarihi.

Posted by mryuksel Kasım 21, 2010

Doğu Türkistan, makûs kaderinden asırlardır kurtulamamış, bir taraftan Rusya diğer taraftan Çin’in kıskacı arasında sıkışarak hayat mücadelesi vermeye çalışmaktadır.

Doğu Türkistan yüzölçümü itibariyle 1.828.418 kilometrekaredir. Doğu Türkistan; Tibet,  İç Moğolistan ve Mançurya gibi Kızıl Çin müstemlekeleri dâhil, bütün Çin topraklarının beşte birini teşkil etmektedir. Fakat zengin petrol yataklarına sahip olması ve son dönemlerde Çin-Rusya arasındaki enerji yakınlaşmalarının kesiştiği bölge olması hasebiyle bölgenin önemi daha da artmıştır.

Doğu Türkistan, Türklerin eski yerleşme alanlarından biridir. Bölgeye ilk hâkim olan Türk Devleti, Hunlardır. M.Ö. 300 yıllarından itibaren Türk birliğini kurma çabalarına giren Hun Devleti, Doğu Türkistan’ı kendisine bağlamıştır. Doğu Türkistan coğrafyası bu tarihten sonra sırasıyla; Hun (M.Ö. 220-M.S. 386), Tabgaç (386–534) ve Göktürk (550–840) hâkimiyetinde kalmıştır. Uygur Türkleri 840 yılında bölgeye yerleşmiştir.

840 yılında Kırgızların Uygur başkentine girmesinden sonra Uygurlar kendilerini toparlayamamışlardır. Bir kısmı Kuzey Çin tarafına (Kansu bölgesine), bir kısmı da bugünkü Doğu Türkistan (Turfan ve Kaşgar) tarafına göç etmişlerdir. Bu bölgede kurulan Uygur Devleti Cengiz istilasına kadar varlığını devam ettirmiştir.

Doğu Türkistan’a göç eden Uygur Türklerinin başında Vu-hi Tegin’in kardeşi Ngo-nie Tegin bulunuyordu. Bunlar, 840’ta Kara-balasagun’da istilacılar tarafından öldürülen Uygur kağanının yeğeni Mengli’yi kağan seçerek 856’da Doğu Türkistan toprakları içinde 3. Uygur Devleti’ni kurmuşlardır. Uygur Devleti, Karahanlı Devleti ile X. yüzyılın sonlarına doğru birleşinceye kadar hüküm sürmüştür.

Yedisu tarafına göç eden Uygurlar, kendilerinden evvel buraya kadar gelerek yerleşik hayata geçen ve Tibetlilerle olan savaş sırasında Doğu Türkistan’ın güney taraflarına kadar gelen (Kaşgar, Yarkent, Hoten) Uygur Türkleriyle kaynaşmışlardır. Uygurlar, Karluk Türkleriyle birleşerek 880’de Karahanlı Devletini kurmuşlardır.  Doğu Türkistan daha sonra Kara Hoca Uygur Hanlığı (846–1218) ve Türk-Moğol İmparatorlu hâkimiyeti altında kalmıştır (1218–1759).

1750’de Çin işgali başlamış ve 1862 tarihine kadar sürmüştür. Bu süre içinde Doğu Türkistan’da 42 isyan hareketi olmuştur. 1863’te Mehmed Yakup Bey, Kaşgar merkez olmak üzere devlet kurmayı başarmıştır. Bu devlet Abdülaziz’den istedikleri yardımı almışlardır. Mehmed Yakup Bey, en büyük desteği ise II. Abdulhamid tarafından görmüştür.

Desteğe rağmen kurulan devlet uzun ömürlü olamamıştır. Yakup Bey’in 1877 yılında vefat etmesi üzerine Çin hemen Doğu Türkistan’a saldırmıştır. 18 Mayıs 1878’de Doğu Türkistan’ın tamamını işgal etmiştir. 18 Kasım 1884’te Çin imparatorunun emriyle 19. eyalet olarak Şin-cang (Xin Jian  “Yeni Toprak”) adıyla doğrudan İmparatorluğa bağlanmıştır.

1931 yılında Kumul kentinde bağımsızlık mücadelesi neticesinde bölgedeki Çinlilere karşı zafer kazanılmış ve 12 Kasım 1933’te Kaşgar’da Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti kurulmuştur.Hoca Hacı Niyaz cumhurbaşkanı ilan edilmiştir.

Rus-Çin rekabetinden dolayı isyana destek veren Rusya daha sonra kendi egemenliğindeki Türklere (Batı Türkistan) kötü örnek olacağı korkusuyla isyan sonrasında Çin’e destek vererek kurulan devletin yıkılmasına yardımcı olmuştur.

Mücadele devam etmiş, 1944 yılında Gulca’da Çinlilere karşı yine galip gelinmiştir. Ayaklanmaya destekleyen Rusya, Gulca’da 1944 yılı Ekim ayında Şarkî Türkistan Cumhuriyeti’nin kurulmasına yardımcı olmuştur. Gulca, Tarbagatay ve İli şehirlerini içine alan bu cumhuriyet bölgedeki Çin kuvvetlerini yenmiştir. Ancak Rusya bu hızlı gelişmelerden korkup bu Cumhuriyetin yöneticilerini Çinliler ile anlaşmaya zorlamışlardır. 1946 yılında iki hükümet arasında 11 maddelik bir metin imzalanıp birleşik hükümet kurulmuştur. Böylece bu devlet de Rusya’nın olumsuz tutumu neticesinde ortadan kalkmıştır.

Bu arada Mao Çin’e hâkim olmayı başarmıştır. 1949 Eylül’ünde Doğu Türkistan’daki Çin birliklerinin komünist Çin hükümetine bağlılıklarını bildirmelerine üzerine Çin hiçbir askeri güç kullanmadan Doğu Türkistan’ı işgal etmiştir.

Uygur Türklerine reva görülen vahşiyane Çin zulmünün altında inleyen Doğu Türkistan’ın kısa tarihini anlattık. Ancak Türklerin bağımsızlık uğruna ölüme seve seve gideceklerini yine de en iyi Çinliler bilir. Bu Türklerin sönmeyen ateşidir.

 

 

Posted in Genel Türk Tarihi | Etiketler: | Leave a Comment »

Türk Boyları – Peçenekler

Posted by mryuksel Kasım 21, 2010

 

Türk boylarından, Oğuzların Üç-ok koluna mensupturlar.

 

İslâm kaynaklarında “Beçene, Beçenek, Biçene”; Anadolu ağzında“Peçeneke, Beçenek” olan boyun adı, “iyi çalışır, gayret gösterir”mânâsındadır. Peçeneklere Bizanslılar “Patzinak”, Lâtinler “Bissenus”, Ruslar“Peçennyeg”, Macarlar “Beşennyö”, Ermenilerin “Badzinag” dedikleri, kaynaklarda yazılıdır.

 

Asıl yurtları, Orta Asya’da, Seyhun (Siriderya) ile İdil (Volga) nehirleri arasındadır.

 

Dokuzuncu yüzyılda Hazar Hakanlığı ve Oğuzlar’ın baskılarıyla, asıl yurtlarını terk edip, batıya göç etmeye başladılar. Yayılma istikametleri Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara doğru idi. Hazar Hakanlığı, Rus Knezlikleri, Bizanslılar ve Balkan kavimleriyle mücadele ettiler. 860-880 yılları arasında Don-Kuban nehirleri boyuna gelen Peçenekler, Macarları bu havaliden uzaklaştırdılar. Don Nehrinden, Dinyeper’in batısına kadar yayıldılar.</span>

 

 

 

 

 

<span>915’te, Rusların ataları olan Kiyef Rus Knezliği’ne, ilk Peçenek akını yapıldı. Rusları, Karadeniz kıyılarına indirmemek için, 915’ten 1036 yılına kadar, on biri büyük olmak üzere pek çok akın yaptılar. Peçeneklerin, Rusları Karadeniz’e indirmemeleri, Bizanslıların menfaatineydi. Bizanslılar, 1018 yılına kadar, Peçeneklerle dost geçinmeye çalıştılar. 1026, 1035, 1036’da, Balkanlara akın tertip ettiler.

 

</span>

 

Peçeneklerin iç mücadelesinde, önce Kegen’in, sonra da Turak’ın Hıristiyan olmasıyla, millî felaketleri başladı. Peçenekler, arasında 1048 yılında başlayan Hıristiyanlaşma, Balkanlarda sıkışmalarıyla hızlandı. Hıristiyanlaşan Peçenekler, millî benliklerini unutup, Türklüklerini kaybettiler. Bizanslılar, Peçenekleri yurtlarından alıp, başka yerlere iskân siyaseti takip ettiler. Bizans ordusuna da asker alındılar.

 

 

 

 

 

<span>1071 Malazgirt Muharebesi’nde, Bizans ordusundaki Peçenekler, Selçuklular safına geçmeleriyle, Sultan Alparslan’ın zafer kazanmasında yardımcı oldular. 1176 Miryokefalon Meydan Muharebesi’nde de Anadolu Selçukluları safına geçtiler. Balkanlardaki Peçenekler, Anadolu’da Marmara kıyılarına kadar gelen soydaşı Selçuklularla münasebet kurdular. Peçenekler, Trakya’da Bizans kuvvetlerini üst üste yenerek, Edirne ve Keşan’a hakim olarak, Çekmece’ye kadar geldiler.

 

</span>

 

Oğuzların Üç-ok kolu Çavuldur boyuna mensup olan İzmir Beyi Çaka Bey’in, kuvvetli bir donanma kurarak, Bizans’a ait adaları zaptetmesi, iki soydaş boyun, Bizans’a karşı ittifakına sebep oldu. Bizans’a karşı Peçenek, Çavuldur ittifakı, entrika yüzünden bütünüyle gerçekleşemedi. Bizanslılar, Peçeneklere karşı Kıpçaklarla anlaştı. Bizans’a kırk bin atlı ile yardıma gelen Kıpçaklar, Bizans ordusuyla beraber olup, Meriç Irmağı ağzında ve Enez yakınında Peçeneklerle karşılaştılar. 29 Nisan 1091 tarihinde Luvinyum Muharebesinde, Peçenekler yenildiler. Luvinyum Muharebesi, Peçeneklerin siyasî tarihinin sonu oldu. Peçeneklerden kırk bin aile, Arnavutluk kuzeyindeki Ohri Gölünün doğusuna yerleştiler. Balkanlara dağılan Peçenekler, Müslüman olmadıklarından, Anadolu ve Hindistan’daki soydaşları gibi Türklüklerini muhafaza edemeyip, Slavlaştılar. Asıl çoğunluğu, Karadeniz’in kuzeyi ve Balkanlarda olmasına rağmen, günümüzde buralarda, Peçenek hatırasına rastlanmamaktadır. Anadolu’da, Peçeneklere ait coğrafî adlar hâlâ mevcuttur. Ankara vilayeti, Şereflikoçhisar kazası yakınındaki Peçeneközü vadisi, Maraş’ın Elbistan kazasında iki, Konya bölgesinde de dört yer adı, Peçeneklerin Anadolu’ya geldiklerinin hatırasıdır.

 

 

 

 

 

<span>1015 yılında Avrupa haritası. Peçenekler mavi bölgede.</span>

 

 

 

<span><span>Peçenekler ya da Beçenekler</span>

 

 

Orta Asyadan Avrupaya göç eden tarihi Türk halklarından birisidir. Daha sonra Hıristiyanlığı kabul etmiş ve Avrupalı halklar arasında erimişlerdir.

 

 

Göktürklerin batı kanadını oluşturan Onoklardan meydana gelen Peçeneklerin, 6. yüzyılda Issık gölü ve Balkaş gölü çevresinde oturduğu görülmektedir. 8. yüzyılda Oğuzların baskısıyla batıya göç ederek 11. yüzyılda Karadeniz kuzeyine geldiler. Hanlık seviyesinde bir oluşum kurdular.

 

 

Peçenek Hanlığı (860-1091) Hudud ul-’alam min al-mashriq ila al-maghrib (Arapça: حدود العالم من المشرق الی المغرب) tanınmamış bir yazar tarafından 982 yılında yazımı biten daha sonra GurlularınAbu ul-Harith Muhammad ibn Ahmad sunulan Arapça yazılmış bu kitapda Peçenekler Bachanāk-i Turk ve Turkān-i Bachanākī olarak adlandırılmıştır. hükümdarı

 

 

Tarih

 

Don-Kubat bölgesinde yaklaşık 150 yıl hanlık olarak örgütlenen Peçenekler, Ruslarla savaşarak onlara ağır darbeler verdiler. Hazar denizi kıyısında bulunan Macar Türkleri ile etkileşime girdiler. Peçeneklerin baskısı sonucunda Macarlar Orta Avrupaya göç etti. 915 yılında başlayan ve 1036 yılına kadar devam eden Rus-Peçenek savaşları, Ruslara ağır kayıplar verdirtti. Peçenekler 10 .yüzyılda Oğuzların baskısı sonucu batı Karadeniz ve Balkanlara geldiler. Peçenekler Karadenizin kuzeyi ve Balkanlarda 11. yüzyılın sonlarına kadar önemli bir güç oldular. 1048 yılında Tunayı geçerek Bizansa akına başladılar. 1050 yılında Edirneyi kuşatan Peçenekler, 1053 yılında Bizans’ı ağır yenilgiye uğratmışlardır. 1090 yılında Büyük Çekmeceye kadar geldiler. Bu dönemde Bizanslılar batıda Peçenek Türkleri, Anadolu’dan Selçuklu Türkleri, İzmir ve civarında Çaka Bey ile uğraşıyordu.

 

 

</span>

 

 

 

 

<span>Peçenekler bu sırada İstanbul’u almak isteyen Çaka bey ile anlaştılar. Buna göre Peçenekler karadan, Çakabey denizden İstanbulu kuşatacaktı. Bizans bu tehlikeden kendini başka bir Türk kavmi olan Kıpçakların yardımıyla kurtuldu. Oğuzlardan sonra Balkanlara gelmiş olan Kıpçaklarla anlaşan Bizans yöneticileri, Meriç kıyısında göçebe iki gücü birbirine kapıştırdılar. Sonuçta Peçenekler ağır yenilgi aldılar. (1091- Meriç savaşı). Bu olaydan sonra Peçeneklerin bir kısmı Macaristan’a çekilerek Macarlara karıştılar. Bir kısmı da Vardar nehri boylarına yerleştiler ve Slavlaştılar. Bir kısmı da Bizanslılar tarafından alınarak Kıpçaklarla birlikte Anadolu’ya Selçuklular’a tampon maksatlı yerleştirildiler. Fakat Malazgirt Savaşında Bizans ordusunun büyük çoğunluğunu teşkil eden Oğuz-Peçenek-Kıpçak Türkleri saf değiştirdiler. Boğazı atlarıyla geçen tek halktırlar.

 

 

Peçenekler Karadeniz’in kuzeyinden bügünkü Macaristan topraklarına gelmişlerdir. Peçenekler, atlı göçebe yaşam tarzı sürdürmüşler; fakat bulundukları coğrafyada siyasi bir teşekkül oluşturamamışlardır. 130 yıl kadar Balkanlarda varlıklarını sürdürmüşler ve daha sonra bir kısmı Bizans hakimiyetine girmiş, bir kısmı ise varlıklarını Balkanlar’da devam ettirmişlerdir. Bizans saflarındaki Peçenekler 1071 Malazgirt Savaşı’nda Selçuklu askerlerini giysilerinden ve konuşmalarından tanıyarak Selçuklu tarafına geçmişler ve savaşın Selçuklular tarafından kazanılmasında önemli rol oynamışlardır. Anadolunun Türkleşmesi sırasında Balkanlarda Bizans’la mücadele etmiş, İzmir’de büyük bir beylik kuran Çaka Bey ile ittifak yapıp İstanbul’u kuşatmışlar; fakat Bizansı’n entırikaları sonucu diğer bir Türk boyu olan Kıpçaklarla 1053 de Lavinyon savaşını yapmışlardır bu savaşın en önemli özelliği ise bir imha savaşı olmasıdır. Yani bu savaşta her iki tarafta birbirini yok etmeye çalışmışdır. Daha sonra ise Kıpçaklar Balkanlara hakim olmuşdur.

 

130 yıl kadar Balkanlarda varlıklarını sürdürmüşler daha sonra bir kısmı Bizans hakimiyetine girmiş, bir kısmı ise Balkanlarda varlıklarını devam ettirmişlerdir. Günümüzde hala İç Anadolunun çeşitli yerlerinde Peçeneklerin yaşadığı bilinmektedir; Ankara, Aksaray arasında bazı köy ve yer adları da bunun kanıtıdır.

 

Posted in Genel Türk Tarihi | Etiketler: | Leave a Comment »

Karadenizde Göktürk İzleri

Posted by mryuksel Kasım 21, 2010

Araştırmacı-yazar Servet Somuncuoğlu da, “Sibirya”dan Anadolu”ya Taştaki Türkler” kitabında, Esatlı köyündeki yazıtların runik karakterli Göktürk alfabesi ile yazıldığını kaydetti.

 

Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necati Demir, Mesudiye ilçesi Esatlı köyündeki kaya üstü resimlerinin dünya üzerindeki benzerleri ile karşılaştırıldığında M.S. I. veya II. yüzyılları işaret ettiğini belirtti. Kaya resimlerindeki resim, figür ve damgaların Türk kültürünün unsurları olduğuna dikkat çeken Demir, “Esatlı köyündeki kaya üstü resimleri, yazıtlar ve burada bulunan resim ve kitabelerin, ‘Gök Tanrı’ inancına bağlı Peçenek Türklerinden kaldığı tahmin ediliyor. Bunun en önemli delili, kaya üzerinde nakşedilmiş ongunlardır. Esatlı köyü kaya üstü resim ve kitabelerinin Türk karakterli olduğu, Türk kültürünün bir parçası olduğu hiç tartışılmayacak kadar açıktır. Esatlı köyü kaya üstü resim ve kitabeleri hakkında şimdiye kadar arkeolojik bir araştırma yapılmamıştır. Ancak kitabelerin vücut bulduğu dil özelliklerinden anlaşıldığına göre, M.S. I. veya II. yüzyılda yazılmış olabileceği düşünülmektedir. Dolayısıyla kitabeler, Orhun Abideleri’nden çok daha önce, yaklaşık 500 yıl daha önce yazılmıştır. Burada yer alan kitabelerin diğer bir özelliği de Orhun Yazıtları’ndan sonra muhteva açısından ikinci büyük yazıt olmasıdır” dedi.



 

 

 

 

 

 

 

Posted in Genel Türk Tarihi | Etiketler: | Leave a Comment »

Ermeni Terörü, Sabır Eyleyip Okuyun. Okuyunda Görün Ermenileri ŞEREFSİZLERİ !

Posted by mryuksel Kasım 21, 2010

İlginç resimlerle Ermeni Terörü



 

 

 

Sevr Anlaşmasından önce Ermeniler tafından hazırlanılan Anadolunun paylaşım haritası

Anadolu’da Türkler’le yüzyılllarca birlikte yaşayanErmeniler’in Osmanlı Devleti’den ayrılma istekleri ilk olarak 1877-1878 Osmanlı- Rus savaşından sonra gündeme gelir. Yeşilköy’e kadarilerleyen Rus ordusu karargahına giden Ermeni Patriği Rus Çarınınhimayesinde Doğu Anadolu’da bir Ermeni Devleti kurulmasını teklif eder.1878 yılında imzalanan Ayastafanos Anlaşmasının 16. MaddesindeErmenilerin oturdukları bölgede özellikle Doğu Anadolu’da ıslahatyapılması kararlaştırılır. Ancak yapılan bu anlaşma dengeleri bozduğuiçin İngiltere’nin itirazı üzerine yürürlüğe girmez. 13 Temmuz 1878′deimzalanan Berlin Barış antlaşmasının 61. maddesi Ermenilerle ilgili şukararları alır:

“Babıali, ahalisi Ermeni bulunan eyalatdaihtiyacatı mahalliyenin icabettirdiği ıslahata bilatehir icra veErmenilerin… huzur ve emniyetlerini temin etmeği taahhüd eder arasırabu babda ittihaz olunacak tedabiri mezkurenin icresınanezareteyleyecektir. “

Aradolu’da bir Ermeni devleti kurmak isteyenErmeniler, Avrupa’da örgütlenme çalışmalarına hız verirler. 1877′deCenevre’de Avetis Nazarbekyan İhtilalci Hınçak Derneğini kurar. Benzeribir dernek de 1890′da Tiflis’te Taşnaksunyun adı altında kurulur.

 

 

 

Hınçak Alayının 2. Bölüğü

 

 

 

Hınçak Alayının 8. Bölüğü 1. Takımı ve Kızılhaç üyeleri

 

 

 

Taşnaksutyun bayrağı

 

 

 

Bu gelişmelerden sonra Ermeniler ve onlarındestekçileri Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermeni devleti kurulması içingirişimlerde bulunurlar. Amaçlarına ulaşabilmek için Amerika veAvrupa’da kamuoyu yaratmak için propaganda çalışmaları hızlandırırlar.1885′te Vanlı bir Ermeni olan Portakalyan’ın Fransa’nın Marsilyakentinde yayınladığı

Ermenia gazetesi bunda etkili olur.

 

 

 

Hürriyete Doğru isimli tablo.

 

(Gökyüzünde bir melek tarafından taşınan üzerinde”Ya ölüm, ya hürriyet” yazılı bayrağı Anadoluyu kurtarmaya kurtarmaya gelen! Taşnaksutyun çetelerine verişini simgeler. Bu tablo Cenevrede1909 yılında yayımlandıktan sonra Anadoluda dağıtılmıştır.)

 

 

 

Sason İsyanında Hınçak çetelerinin saldırılarıkarşısında -güya- kaçan Osmanlı askerleri gösteren tablo. Hınçakçetesinin kuruluş yıldönümünde Amerika Hınçak Komitesi tarafındanhazırlanan bu tablo Anadoluda gizlice dağıtılmıştır

1888′de İngiltere’de kurulan ” Anglo- Ermenian Committee”de çalışmalara başlar.Ermeniler isteklerinin çabuk gerçekleştirimesiiçin için her fırsatta Türkler’in basıkılarından söz ederler. Amerikanhalkına göre “Wilson ilkelerinin uygulanmalı, Ermeni halkına yapılan zulmün sona ermelidir.”Wilson ilkelerinden uygulanmasını isteyen Ermeniler’in, Karadeniz’denAkdeniz’e kadar uzanan ve Anadolu’nun büyük bir bölümünü içine alandevlet kurma istekleri, Amerika kamuoyonda yankı uyandırır. Amerikanhükümeti Türkiye’ye bir inceleme heyeti gönderir. Yapılan incelemesonunda heyet şu rapor verir:

“Eğer mutlak bir Ermenistan kurulmasınakalkışılacak olunursa, dörtte üçü Türk olan bir bölgede Türklerinyönetimi Ermenile’re bırakılırsa, bu Amerika’nın geleneklerine,demokrasi anlayışına veya sağlam bir yönetim kurmasına ters düşer.”

Ermeniler bu haksız isteklerini yasal yollardangerçekleştiremeyeceklerini anlayınca Anadoluda silahlı eylemlerebaşlar. Bir yandan da diğer Avrupa devletlerinde özellikle Fransadapropoganda çalışmalarını sürdürürler.

 

FRANSIZ HALKINA

Düşmanlıklarınbaşlangıcında, küçük Ermeni kolonimizin 50 kadar üyesi yabancıuyruklulardan devşirme Fransız Sömürge Birliği’ne gönüllü olarakkatılmıştı; bu durum, her zaman ezilen halkları savunmasını bilenFransa ‘ya karşı derin sempatimizin belirgin bir kanıtıydı; Fransa ‘yaborçlu olduğumuz bu minnettarlık duygusu, O’nun etrafında toplanmamızıgerektiriyordu.

Türkiye ile Müttefik devletlerin diplomatikilişkilerinin koptuğu esnada, BÜYÜK DOSTUMUZ VE KORUYUCUMUZ RUSY A ileKafkasya .sınırında dayanışmak için, haritaya göz atmak yeterliolacaktır.Kahraman Belçika’nın oynadığı rolü bilinen kısıtlıolanaklarımızla oynamaya karar verdik.

Çıkarlarımız Rus Halkınınçıkarlarıyla örtüşüyor. Büyük Rusya Çarı ve Ermeni Kralı Majestelerill. Nicolas’nın krallığı da, yüzyıllardan beri sürüp gelen sadakatimizeaçık bir saygıdır. Binlerce kardeşimiz, medeniyete hizmet etmek,Ermenistanı Türklerin iğrenç boyunduruğundan kurtarmak için, ermeydanında, Moskova Ordusu saflarında, yiğitçe döğüşmeye başkoymuşlardır.

300.000 kardeşimizin masum kanı profesyonelkatillerin kılıçları altında sel gibi akarken Hıristiyanların Tanrısı,Türk haydutları tarafından zavallı gezegenimiz üzerinde işlenencanilikleri görmemek için, gökyüzünün bütün ışıklarını söndürmüştü.

MağrurAlbion ‘un ordusuyla birleşen Cumhuriyet Orduları, Kızıl Sultan ‘ ındeğerli kardeşi Kızıl Guillaume’un 44 yıldan beri Avrupa’nın gökyüzünükirleten çeteleri kılıçtan geçirdiği esnada, gerçek anlamda adalettenyana olan-Müttefikler, tüm dünyayı, Alman hegemonyası diye adlandırılankarabasandan kurtarıyorlarlardı. Boğazın iki yakasındaki varlıkları tümuygarlık ve insanlık için utançtan başka bir şey olmayan, gerçekyerleri bir daha çıkmamak üzere girecekleri Mekke ve Medine ini olacakbu kanemici Türklerden A vrupa ve Asyayı kurtarmak için, MajesteleriII. Nicolas’nın cesur ordusu, Ermenistan saflarında savaşa girecektir.

Birbiriyleyarışan mükemmel orduların arasında biz diğer Ermeniler de sevgiliErmenistan’ın ve koruyucuları Alboşların katiIlerine karşı zaferdeküçük bir payımızın olmasını istiyoruz. Bizim yerimiz öteden beri Rus,Fransız ve İngiliz dostlarımızın yanıdır; Fransız Halkı cömertkardeşliğiyle hiç bir zaman bizi katillerimizle karıştırma hakaretinigöstermeyecektir. Halkların hakkı ve özgürlüğü mücadelesinde yaşasın:

BÜYÜK RUSYA! YAŞASIN SEVGİLİ FRANSA! YAŞASIN İNGİLTERE! YAŞASIN RUSYA ERMENİSTANI!

Gönüllü Ermeniler Örgütü Komitesi Adına.DELEGE TURABIAN ARAM.

 

 

 

Varnada hınçak komitesi anısına düzenlenmiş bir tablo

 

Yurtdışında yaşanan bu gelişmeler Anadolu’dayaşayan Ermeniler üzerinde de etkili olur. Devletin her türlüolanağından yararlanan Ermeniler, Avrupa ülkeleri ve kurduklarıihtilalci örgütlenmeyi Türkiye’de de gerçekleştirerek çalışmayabaşlarlar.

Anadolu’nun değişik kentlerinde ve İstanbul’da terörist eylemlerde bulunarak, ayaklanma çıkarırlar.

 

 

 

Tabloda bir melek tarafından tutulan levhada “Ermeni komieleri birleşiniz”yazılıdır. Ortadaki 1914 yazısı ıslahat sorununu yansıtırken kızınelinde muhabbet ve ümit sözcükleri yazılıdr. Tabloda sağ taraftakiresimde zincirleri kırmaya uğraşan Nubar Paşadır. Yanındaki taşta “Nubar, büyük yurtsever” yazılıdır.

 

 

 

İzmite bağlı Bahçecik, Aslanbey ve Yuvacık köylerinde Ermenilerden ele geçirilen silahlar

 

 

 

İzmitte Ermenilerden ele geçirilen silahlar

Adapazarında Ermenilerden ele geçirel bomba ve silahlardan bir kısmı

Hüdavendigar ilinin Çengiler köyünde ele geçirilenErmeni eşkiyası ile silahları (ele geçiri1enler arasında top, tüfeklerve asker uniforması da vardır)

Trabzonda Ermeni çetelerinden ele geçirilen silahlardan bir kısmı

Adapazında yakalanan bomba üretip bunları Anadolya dağıtan Ermeni çetecileri

Vandaki Ermeni çeteleri tarafından 28 Haziran 1915tarihinde Şeytankaya mevkiinde pusuya düşürülerek öldürülen jandarmataburu komutan ve askerleri

Ermeni çeteleri tarafından Sivereğin Urfa caddesinde ve Karadağ civarında canlı hedef yapılarak oldürülen Türklerden bir grup

Arapgirde Ermenilerden ele geçirilen silahlar ve silah yapım malzemeleri

Arapgirde Ermenilerden ele geçirilen silah, bomba ve dinamitlerden bir kısmı

Balkan ve I. Dünya Savaşı’nı kaybedenOsmanlı Devleti’nin güçsüzlüğünden yararlanan Ermeniler Anadolu’daçeteler kurarak, işgalci İtilaf Devletleri ordularında görev alıpTürkler’e karşı kıyıma, katliama başlar.

Kafkasya cephesinde Osmanlı Ordusuna karşı savaşan Ermeni çeteleri subaylarından bir grup

Kafkasyada Osmanlılara Karşı savaşan cephe gerisindeki savunmasız insanları işkenceyle öldüren Ermeni çetelerinden bir grup(Fotoğraf 2 Mart 1915 de Amerikada bir gazetede yayınlanmıştır)

Halep ve Maraş çevresinde Ermenileri örgütleyerektren yollarını ve Osmanlı ordusunun sevkiyat yolundaki köprüleri tahripederek ordunun levazım ve erzak kollarını soyan askerleri öldüren Ermeni Çeteleri

 

 

 

Rus Ordusunun Vanı işgali sırasında Ermeni çetelerinin Rus toplarıyla Türklere saldırısı

 

İhtilalci örgütlerin kışkırtması ve AvrupaDevletlerinin desteğiyle yurtiçi ve yurtdışında yayımladıkları gazetelerde Ermenileri’i Türklere’e karşı kışkırtırlar.

 

 

 

Sason İsyanı lideri Antik(Bayrağın üzerinde “Milletin uğrunda ölen adam bahtiyardır” yazılıdır)

 

 

 

Urfa isyanında Ermenilerin Türk askerlerine teslim olduklarını bildiren haberleşme flaması. Çarpışmanın şiddetlenmesiüzerine kilise üzerine çektikleri bu flamadan sonra kendilerini teslim almaya gelen askerlerin üzerine ateş açılmıştır.

 

 

 

Sivasta ele geçirilen bomba ve dinamitlerin bir bölümü

 

Bu kışkırtmalar sonunda ayaklanma başlatan Ermeniler, Erzurum, Urfa, Sivas, Sason, Maraş, Adana, Mersin’deTürklere karşı kıyıma başlar. İtilaf devletlerini koruyuculuğunda Türkleri yıldırarak Doğu Anadolu’da ve Çukurova’da bir Ermeni devleti kurmak için çaba gösterirler. Türk ulusunun ölüm-kalım mücadelesiverdiği günlerde Çukurova’da, Fransızlar’ın desteğinde eyleme geçen Ermeniler, Mustafa Kemal’den Kilikya Ermeni cumhuriyeti kurduklarını ve bölgenin boşaltılmasını isterler.

 

Adana Saimbeylide (Hacin) Ermenilerden ele geçirilen silahlardan bir kısmı

Fransız İşgal Kuvvetlerinin Mersine girişlerinde Ermeniler ve işbirlikçileri tarafından karşılanışı

 

Dörtyolda Ermenilerden ele geçirilen silahlar ve ihtilal tabloları

Maraş İsyanını çıkartan Ermeni çete reisleri Sason isyanını örgütleyen Ermeni

çeteleri kumandanlarından Kovafyan

Kısaca sözettiğimiz bu tarihsel gelişmeleredebiyat alanına da yansır. Ermeni şairlerinin dünya edebiyatındaörneği örneği az bulunan şiirlerinde yansıtılan Türkler’e duyulan kinve düşmanlıktır. Şiirlerin okundukları yer ve tarihler göz önünealınırsa, Türkler’e karşı yürütülen düşmanlık ve kinin amacı kolaylıklaanlaşılır.

Hınçak çete liderleri anısına hazırlanmış Ermenistan tablosu

Çemikezek ve Çarsancak kazaları Ermeni MurahhassasıKigork Efendi’ye Amerikan Ermeni teşkilatı başkanı Vartanyan tarafındanhediye edilen ve basılarak 1910 tarihinde Anadolu’da dağıtılanErmenistan tablosunun altında şu şiir vardır:

 

Yavrum o güzel gözlerini aç

Annenin dizleri dizleri üzerinde uyuduğun yeterValidenin çıplak açık kolları dondu

Artık sana ninni söylemiyor ağlıyor

Uykun uzadı kahraman maykak

Ay, güneş sana bakarak gülüyorNurlarını beyaz alnına serpiyor

Ve parlak ziyalarla yanaklarını yıkıyorlar.

Armağan edilen tablodaki simgeler ve üzerinde yer alan yukarıdaki şiir Anadolu’da girişilecek bir eylemin habercisidir.

Hınçak çetelerinden bir grup 1862 eylülünde Zeytun Ermenileri gizlice İstanbul’a gelirler.Galata’da Ermeni düşünürleri ve yazarları ndan oluşan bir heyettarafından kendilerine bir resmi kabul verilir. En meşhur Ermenişairlerinden Beşiktaşlıyan tören sırasında Zeytun

 

Ermenilerine şu şiiriokur:

Ey nazlı ana, kimi özlüyorsunGel buraya, korkma yakın gelYarasından kan akan yavrunaGöz yaşları dökmeyerek metanatle bakBırak Türk anaları ağlasın

Sen zeytuna peyamı server götürGüneş doğdu zeytunlular çabuk atlara binelimMuhterizleryurt ve kucak düşkünleri bizden değildir.Bunca çektiğimiz kulluk esaret artık yeterAcıyı biraz da Türk’e tattırmaya çalışalım.

 

Aşağıdaki şiir Anadolu’da Errmeniler’in Türklere karşı nasıl birsavaş yapacaklarını gösterir. Bu şiir şoykırım iddaasında bulunanErmenilerin nasıl bir soykırıma hazırlandıklarını gösteren birkanıttır.

Ermeniler silah başına kılıç ile tüfek omuzaTürk Ermenistanından bizi bir ses çağırıyor.

Dağdan dağa dehşetli bir feryad endaz oluyorVatana koşunuz Ermeniler, Ermenistana koşunuz

Ermenistan Ermenileri yine kıyam ettiArslanlar gibi intikam intikam diye bağırıyorlar

Düşman korkusundan dehşetinden firar ediyorErmeniler’e bir çok ganimetler bırakdı.

Bütün ovalar kana boyandıBütün derelerden kan akıyor

Bir ağızdan zafer diye bağıralımDüşman mağlup oldu yaşasın Ermenistan

Kısaca tarihsel çerçevesi çizilen ve örnek şiirlerleTürklere karşı duydukları kinleri yansıtan Ermeniler, amaçlarınaulaşmak için acımasızca davranımışlardır. Örnek resimlerde degörüleceği gibi kendilerini katleden yıllarca düşmanlık yapan, insanlarhakkında Türk edebiyatında böyle dizeleri görmek olanaksızdır. Türkler,Sarıkamış’ta kendileriyle savaşanlara değil, orada şehit olanlara ağıtyakar.

İbrişimin kozaları battın Avşar kazalarıSarıkamış’ta kırıldı gonca gülün tazeleri

Adana yöresinde söylenen bu ağıtın yakılmasındaErmeniler’in de önemli payı vardır. Bu ağıtlar yalnız Sarıkamış içindeğil Anadolu’nun her yöresinde yakılır. Kurtuluş Savaşı’ndaÇukurova’da verilen mücadelede Pozantı’da kuşatılan Menil taburunayardım için giden, çoğunu Ermeni gönüllülerin oluşturduğu Fransızbirliği Kuvayi Milliyeciler’in direnişi karşısında başarılı olamaz. Busavaşta şehit olan Molla Kerim’in anası şu ağıtı yakar:

 

Molla Kerim Molla KerimErmeniler Allah Kerimİsterseniz öldürünüzİşte benim Molla Kerim

Belinde filik kuşakSarar dolayı dolayıMolla kerimi yüzmüşlerKana bulayı bulayı

Çatal tepenin arasıAzgın yiğidin yarasıÇatlayıp da ölmemiş miMolla kerim’in anası.

 

Çukurovada Kuvayi Milliyeciler (*)

Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde de Fazıl Hüsnü Dağlarca “Çukurova Koçaklaması” adlı yapıtında Ermeniler’in bu yöredeki yaptıkları acımasızlığı şiirlerinde yansıtırken halk kültürü ögelerinden yararlanır:

 

İşte bunlardıArkadan vurdukları güpegündüzPusuya düşürdükleri karanlıklardaNice yıl ekmek bölüştüğümüz azınlıklarınSaldırganla birleşerek

Yüreğimize akıtılan yalazGöğsümüze saplanan bıçakİşte bunlardı

İşte bunlardı

Seyirmesi derimizin(Çukurova Koçaklaması. s.19.)

Onların Çukurova yöresinde yaptıklarıacımasızlıkları yansıtan bu örneklerde onlar için, “ne akıtılacak kanne de ağlaması istenen Ermeni anaları” yoktur. Türkiye’yi savunaninsanların onurlu tavrı vardır. Biz değerlendirmeyi sizlere bırakıyoruz.

Anadoluyu ve Türkleri hedef gösteren bir tablo

Yabancılar tarafından kışkırtılarak Anadoluda katliam yapan Ermeniçetelerinin gösterdikleri çabaların çok az bir bölümünü verebildiğimizbu sayfada iki ulus arasında yaratılmak istenilen kin ve düşmanlığınsorumlularını anlamak sanırız zor olmayacaktır.

Hazırlanan bu çalışmada herkesin kolaylıkla ulaşabileceği birkaynaktan yararlanarak Türkler’i soykırım yapmakla suçlayanlara,belgelerle gerçeğin hiç de öyle olmadığını anımsatırız.

Öğr. Gör. Ali ŞAHİNOĞLUMersin Üniversitesi Eğitim Fakültesi

Fotoğraf ve Belgelerin Kaynağı:Ermeni Komitalarının Amal Harekat ve İhtilaliyesi Albümü, Matba-i Orhaniye, 1332 (1916)

 

Posted in Genel Türk Tarihi | Etiketler: , | Leave a Comment »

Tarihimize Geçen Restler

Posted by mryuksel Kasım 21, 2010

Erdoğan’ın Davos olay olan resti hepimizin milli gururunu okşadı. Peki, diplomasi tarihimizde buna benzer çıkışlar var mı?

 

*Şehzade Yusuf İzzettin, 1910′da VII. Edward’ın cenaze töreninde, hangi devlet başkanının arkasından yürümek istemedi?

*İsmet Paşa Lozan’da oturacağı koltuğun diğerlerinden küçük olduğunu görünce ne yaptı?

*II. Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında Ruslar, Dışişleri Bakanımız Şükrü Saracoğlu’yla nasıl boğuştu?

*Büyükelçi Orhan Eralp, BM toplantısında Kıbrıs Rum Kesimi’ne nasıl seslendi?

 

SARACOĞLU’NUN MOLOTOV VE STALIN’LE İMTİHANI

1 Eylül günü Alman ordularının Polonya’ya girmesiyle II. Dünya Savaşı fiilen başladı. 3 Eylül’de İngiltere ve Fransa, Almanya’ya savaş ilan etti. Büyük savaş tüm Avrupa’yı sarmaya başlamıştı. Sovyet Rusya,Almanlar ile bir saldırmazlık paktı imzalamıştı. Tam olarak hangitarafta olduğu belli değildi ama en azından Almanların şimdilikkarşısında olmayacağı belliydi. Peki Türkiye bu durumda Sovyetler’le ne yapacaktı? Müzakere hazırlıklarına başlandı. Zaten 9 Temmuz’da Moskova’ya bildirilen projede Karadeniz ve Boğazlar bölgesinde savaşı doğurabilecek bir saldırı karşısında Türkiye ve Sovyetler Birliği’nin fiilen işbirliği yapacağını öngörüyorlardı. Ayrıca imzalanacak bir Türk-Sovyet antlaşmasına İngiliz-Fransız çekincesi konacaktı.

Bütün bu gelişmeler üzerine 15 Eylül’de Dışişleri Bakanı Şükrü Saracoğlu, Moskova’ya davet edildi. İki gün süren gemi yolculuğunun ardından Sovyet Rusya’nın liman kenti Odessa’ya gece yarısı vardılar. Limanda birkaç alt düzey memur tarafından karşılandılar. Bu durum can sıkıcıydı ama asıl karşılamanın Moskova’da yapılacağı söylenerek durum Sovyet yetkililerce telafi edilmeye çalışıldı.

Spiridonovaadındaki konukevinde ağırlandılar. Yabancı misafirlerin ağırlandığı bubina eski yapı olmasına karşın zamanında birçok ünlü misafiri konuketmişti. Üç günü aşan yol tüm heyeti fazlasıyla yormuştu. Odalarına çekildiler.

Saracoğlu da üstünü değiştirip yatağa uzandı ama bırakın uyumayı, düzgün bir şekilde yatmak bile mümkün değildi. Kamburuçıkmış yatağın içinde toplanan pamuklar eni konu tepecikleroluşturmuştu. Saracoğlu burada uyunmaz diyerek odadan çıkıp FeridunCemal’in odasının kapısını çaldı.

Bir yandan da söyleniyordu:

- İlk andan itibaren bizi bıktırmaya bezdirmeye çalışıyorlar. Benim yatağın halini bir görsen.

- Efendim benimki de iyi değil. Ama isterseniz siz bu odaya buyurun.

- Hayır ben şuradaki koltukta kıvrılıp uyumaya çalışacağım. Eğer uyuyamazsam bakarız bir çaresine.

Ruslar psikolojik savaşı başlatmışlardı.

***

Ertesi gün ikili görüşmelere geçildi.

Sovyet Hariciye Komiseri Molotov toplantı sırasında aniden Saracoğlu’nun önüne bir kağıt uzattı. Saracoğlu kağıdı eline almadan ‘Nedir bu’ diye sordu. Molotov, Montreux Anlaşması’ndaki bazı maddelerin tadiline ilişkin bir düzenleme olduğunu söyledi. Türkiye’nin Montreuxanlaşmasıyla kazandığı hakları Ruslar’la paylaşmasını öngörüyorlardı.Saracoğlu böyle bir düzenlemeyi konuşmanın gereksiz olduğunu belirterekkağıdı eline dahi almadı:

- Böyle bir teklifi kabul etmemiz mümkün değildir.

Molotov, Saracoğlu’nun kararlı tutumu karşısında biraz şaşırsa da hamlesini sürdürdü:

- Bu kararınızı Ankara’ya sormadan mı vereceksiniz?

- Evet. Ankara’ya sormaya gerek yoktur. Yetkim bunu burada reddetmeye yeterlidir!

Artık her şey Stalin’le yapılacak görüşmeye kalmıştı.

***

Ertesi sabah Molotov’la yapılacak görüşme ani bir kararla ertelendi. Molotov Alman Hariciye Vekili Ribbentrop’u kabul edeceğini söyleyerek Saracoğlu’ndan özür diledi. Ve görüşmelerini bir gün sonraya ertelemeyi teklif etti. Alman

Dışişleri Bakanı’nınbu ani ziyaretinin bir sebebi de Türkiye’nin bir gün önceTürk-Fransız-İngiliz ortak metnini paraf ettiğinin duyulmasıydı. Gerçianlaşmaya son şekli verilmemiş ve askeri stratejik birçok konu henüzboşlukta bırakılmıştı ama yine de Türkiye, Dışişleri Bakanı’na yapılanSovyet teklifine bu parafla karşılık vermeyi planlamıştı.

Tam bir satranç maçı onanıyordu.

Saracoğlu, Alman Dışişleri Bakanı’nın gelişini ve kendi programlarının ertelendiğini duyduğunda öfkeden çılgına dönmüştü:

- Ne yaptıklarını sanıyor bunlar! Çocuk oyuncağı mı bu!

Öfkeyle kaldıkları konukevinin salonunda bir aşağı bir yukarı turlamaya başladı.

‘Yoo anladım. Bunların niyeti bizi bıktırmak, sinirlerimizi altüst etmek. Ama öyle yağma yok. Direneceğiz! Hemen Paşa’yla konuşmamız lazım’ diyerek Moskova Elçiliği’ne doğru harekete geçti. İsmet Paşaile yapılan şifreli telsiz konuşmasında durumu olduğu gibi anlattı.Paşa durumun nezaketsiz bir davranış olduğunu anladığını ancak her neolursa olsun beklemek gerektiğini söyledi.

Saracoğlu da bunu tahmin etmişti zaten. Mecburen bekleyeceklerdi.

Ruslar, resmi temas olmayacak bu günde Türk heyetine bir program hazırlamayı da ihmal etmediler. Sovyet Hariciyesi’ndeprotokol şef yardımcısı olan Pontikov, Türk heyetine mihmandarlıkyapacaktı. İlk günün programında önce bir tarım sergisi vardı.Sovyetler’de üretilen tarım ürünleri ve hayvancılıkla ilgili ayrıntılıbilgi verildi. Akşam ise Bolşoy Balesi’nde yer ayrılmıştı. Gönülsüz olarak baleye gittiler. Ancak akılları Rus-Alman görüşmesindeydi.

Asılcan sıkıcı haber ertesi gün ortaya çıktı. Sovyet-Alman anlaşmasıimzalanmıştı. Anlaşmada her iki ülkenin de birbirine gerek askerigerekse ekonomik destek olacağı ve barışı sağlamak üzere ortak hareketedecekleri yazılıydı.

Herkes hem yanındakine hem de karşısındaki ülkeye durmadan mesaj veriyordu.

Rusların Türk heyetiyle yeniden görüşmek üzere verdikleri randevu tarihi 1 Ekim oldu. Bu kez görüşmelerde Devlet Başkanı Jozef Stalinde olacaktı. Akşam saatlerinde Kremlin Sarayı’nda yerini alan Türkheyetinde heyecan yüksekti. Bu kez kartların daha açık olacağı birgörüşme bekleniyordu ancak yine de zorlu geçeceği muhakkaktı.

Molotovilk günkü görüşmelerde cebinde taşıdığı notu görüşmelerin başındayeniden masaya taşıdı. Boğazlarla ilgili taleplerini yineliyordu.Ayrıca Sovyetler Birliği’nin Bulgaristan ve Romanya’dan toprak talepleri konusunda Türkiye’nin tarafsız kalması isteniyordu.

Tabii bunları dile getiren Sovyet Hariciye Komiseri Molotov’du. Stalin iyi polisi oynuyordu. Bütün taleplerini Hariciye Komiseri’ne söyletiyor, kendisi de iyimser ve yumuşak bir hava oluşturmaya çalışarak denge oluşturmaya çabalıyordu.

Stalin,Molotov’un yeniden masaya taşıdığı notu aldı, ilk defa görüyor gibibaştan sona okudu, yüzünü buruşturdu ve ‘Bu çok kötü yazılmış, bunugeri çekiyorum’ dedi. Türk tarafında tedbirli bir iyimserlik havasıbelirse de ilerleme henüz sağlanamamıştı. Stalin üçlü ittifakta yeralan Sovyet çekincesinin daha kalın çizgilerle belirtilmesini veTürkiye’nin her ne koşulda olursa olsun Sovyetler’le savaşmamasınıistiyordu. Ayrıca Romanya ve Yunanistan’a yapılacak saldırılarda Müttefiklerle beraber savaşa girme ilkesinin gözden geçirilmesini istiyordu.

Aslınabakılacak olursa Stalin’in talepleri çok ağır değildi. Ancak bu karariçin Fransa ve İngiltere’ye de danışılması gerekliydi. Saracoğlu olumlubir sonuç çıkmayabileceğini söylese de Stalin ‘Deneyelim’ dedi.

Saracoğlu kabul etti.

DurumAnkara’ya bildirilecek ve elçiler vasıtasıyla Müttefik ülkeleringörüşleri alınacaktı. Yorucu gün böylelikle sona ermiş, 5.5 saatinsonunda Ankara’da merakla bekleyen İnönü’ye görüşmelerin raporu sunulduktan ve gelinen nokta aktarıldıktan sonra ‘havayı’ özetleyen bir cümle iletilmişti:

‘Bugünkü temaslara görüşmeden ziyade boğuşma adı verilebilir!’

Saracoğlu’nun bu telgrafı aslında çok şeyi özetliyordu. Akşam kaldıkları

konukevine dönerken Feridun Cemal’e mırıldandı:

- Şu Rusların başı bir sıkışsa!.. Yemin ederim kalkıp zeybek oynayacağım.

 

 

İsterseniz Rum İmparatorluğu deyin

ORHAN Eralp deneyimli bir büyükelçimizdi. Milli mücadele kahramanlarımızdan Kazım Özalp’in yeğeniydi, ne yazık ki dramatik bir intiharla yaşamına son verdi. Ama Eralp’i asıl unutulmaz kılan Birleşmiş Milletler’de yaptığı ünlü konuşmaydı. Kıbrıs Rumlarının’Neden bizi tanımıyorsunuz? 150 BM üyesi ülke tanıdı’ yollu sataşmalarına verdiği cevap hiç unutulmadı: ‘Kıbrıssorunu bir cebir denklemidir. Bu denklemin ‘x’i de Türkiye’dir. Tümdünya sizi tanısa bile Türkiye sizi tanımadıkça bu denklem çözülemez. Şimdi kendinize isterseniz ‘Kıbrıs Rum imparatorluğu’ bile diyebilirsiniz!’

 

 

Bulgar Kralı’nın arkasında yürümem!

VELİAHT Yusuf İzzeddin Efendi, 1910′da VII. Edward’ın cenaze töreninde Osmanlı İmparatorluğu’nu temsil etmişti. Protokolce hazırlanan programa göre kendisinin Bulgar Kralı’nın arkasından yürüyeceğini gören Veliaht Yusuf İzzettin Efendi,’Ben burada Osmanlı İmparatorluğu’nu temsil ediyorum. Katiyen BulgarKralı’nın arkasından yürümem’ diye dayatmıştı. Durum İngilizleri telaşadüşürmüş, fakat ısrar karşısında Veliahtı Bulgar Kralı’nın önünealmaktan başka çare bulamamışlardı.

 

 

İsmet Paşa’dan koltuk salvosu

LOZAN Barış Konferansı’nın ilk günü, toplantı Mont Benon Gazinosu’nda yapılacaktı. Türk delegasyonunu temsilen salona gelen İsmet İnönü,karşılaştığı manzaraya hemen tepkisini gösterdi. Salonda kendisineöteki heyet başkanlarına göre daha küçük bir koltuk ayrıldığını gördü.Nedenini sordu. Aynı boyutta bir başka koltuk bulunmadığı yanıtınıaldı. ‘O takdirde bulunduğu zaman toplantıya girerim’ dedi. Odasına çekildi. İnönü’nün bu ilginç tepkisi etkili oldu. Çok geçmeden Lord Curzon’unki gibi aynı boyutta bir koltuk bulunup yerine konuldu.



 

Posted in Genel Türk Tarihi | Etiketler: | Leave a Comment »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.